Anasayfa > Biyografiler > Din > İmâm Maturîdî
|
|
|
Maturîdîlik, Türk kültürünün yaşandığı bir zeminde neşr ü nema bulmuş, gelişmiş, zaman içerisinde itikat ekolü haline gelmiştir. İmam Maturîdî, görüşlerini temellendirmeye başlarken takip ettiği ve beslendiği en büyük kaynak Ebu Hanife olmuştur. Ebu Hanife’nin metodu, sonradan Müslüman olanlar için, dini anlama ve yorumlamada, en kolay metottur. Ebu Hanife Arap olmadığı ve İslamiyet’i sonradan benimseyen bir aileden geldiği için, bir dini sonradan benimseyenlerin karşılaşabileceği zorlukları iyi bilmekteydi. İslamiyet’i yeni benimseyen toplumların kültürleri de farklıydı, ihtiyaçları da. Bu ihtiyaçlar nakle başvurularak çözülemiyordu. Ebu Hanife’nin kültür çevresi Irak, eskiden beri bilim ve felsefenin geliştiği, çeşitli din ve mensuplarının bir arada bulunduğu bir merkezdi. Din (İslamiyet) ile eski kültürleri uzlaştırmanın yegâne yolu, kıyas ve içtihada başvurmaktı. Bundan dolayı, Ebu Hanife’nin yolunu izleyen Maturîdî, Irak Ekolü denen akılcılık ve kıyasçılıkla biliniyordu. Hicaz, daha doğrusu Medine Ekolü ise nakli esas alıyordu; çünkü İslâm dini, kendi kültür coğrafyalarında ortaya çıkmıştı. Bundan dolayıdır ki Medine Ekolü için dini anlatmakta en iyi yöntem, sünnet ile karışmış Arap kültürünü nakletmek ve güçlü bir Arap milliyetçiliği ortaya koymaktı. Bu durum ise sonradan Müslüman olan Arap olmayan milletlerin kendi kültürlerini terk ederek Arap kültürünü benimsemeleri, Araplaşmaları anlamına geliyordu.
Tarih boyunca derin ve köklü bir kültüre sahip olan Türk milletinin Araplaşması bek-lenemeyeceğine göre İslâmiyet ile Türk kültürü arasında bir yerindelik olmalıydı. Bugün adına Türk Müslümanlığı dediğimiz Türk’ün İslâm yorumu oluştu ki bunu, Maturîdî, Ebu Hanife’nin yöntemine bağlı kalarak başarmıştır. Maturîdî, dinde aklın dengeli bir biçimde nasıl kullanılabileceğini göstermek için Te’vilât adlı büyük eserini kaleme almıştır. Bu eserde, Ebu Hanife’nin metot ve görüşlerini daha sistemli hale getirerek ayetlerin anlaşılmasında uyulması gereken birtakım kurallar ortaya koymakta ve dinde aklın tutarlı bir biçimde kulanı-lışını gösteren bir usûl sunmaktadır.
İmam Maturîdî’ye öncelikli olan tevhid’i derunî olarak yaşamak ve yaşatmaktır. Bu da ancak delilî yönü olan (aklî delillere dayanan) ve hayatı çekilmez hale getirmeyen bir inanç sistemi ile olur. Ahlakî ve amelî anlayış bu inanç sistemine göre oluşturulmalıdır. İnsanların günlük fiil ve davranışları buna göre değerlendirilmelidir. Yani Müslüman bir bireyin gündelik hayatındaki amelî konularda günah işlemesi, zahirine bakılarak imanı ile ilgili olumsuz yorum yapılabileceği anlamına gelmez; iman ayrıdır. Çünkü, bireyin bizzat kendi kontrolünde olan tefekkür hayatı ve bunun zihnî yoğunluğu, fiilî hayatı ile ölçülemeyecek kadar derin yönü olan bir dinî tecrübe alanıdır. Burada ferdin dinî kişiliğine önem vermek ve din söz konusu olduğunda fert merkezli değerlendirmek gerekir. Maturîdî’ye göre bireye; gerek imanında, gerek küfründe hürriyet tanımak gerekir. Bizzat bireyin kendisini ilgilendi-ren işlerde Tanrı’nın iradesi, bireyin iradesine muhalif olamaz. Aksi durum, sünnetullah’a ve kainatın işleyişine uygun düşmez. Tanrı, insana temyiz gücü olarak aklı verdiğine göre insan, Tanrı ile nasıl ve hangi düzeyde bir ilişki kurmak istiyorsa buna kendisi karar vermelidir. Bunu esas almayan bütün anlayışlar, insanı yaptığını yapmak zorunda olan bir fert konumuna getirir ki bu durumda hiçbir sorumluktan söz edilemez. Tanrı insana akıl vermekle zaten bütün sorumluluğu peşinen ona yüklemiştir. Bundan dolayıdır ki doğru ve sağlam işleyen bir akıl, ilahî ilkelere ve maksatlara aykırı tercihlerde zaten bulunamaz. Buradan yola çıkarak, insanın iyi-kötünün farkında olabilmesi vahyin bildirmesinden öncedir, denilebilir. Vahiy, insanda var olan bu yeterliliği pekiştirmektedir. Bir şey iyi olduğu için emredilmiş veya kötü olduğu için yasaklanmıştır. Başka deyişle, herhangi bir eylem veya durum yasaklandığı için kötü; emredildiği için iyi sayılamaz. Mahiyetleri gereği iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı, naklin maksadına uygun olarak bizzat aklın kendisi keşfedebilir. Yeter ki akla serbest hareket edebilme imkânı sağlansın.
Dinde aklı, fert merkezli bakış açısını benimseyerek Tanrı-insan meselesini, bireyin hürriyetini yok etmeden çözümlemeye çalışan İmam Maturîdî ; insanı gerçek, kalıcı ve huzurlu bir hürriyete kavuşturabilmek insanın kalbi ile baş başa kalması ile mümkündür der. Kişi, aklını basit bir kavrama ve algılama merkezi olmaktan kurtarıp bir kalp haline getirince akılla ulaşamayacağı birçok bilgiye ulaşır ve birçok hikmete nüfuz eder. Bu kavrayış düzeyine ulaşan kişinin Tanrı-insan ilişkisi ile ilgili bilgisi, artık kavramsal bilgi olmayıp şahadet bilgisi haline dönüşür. Dolayısıyla o noktaya ulaşan insan, düşünerek ve kavramları kullanarak değil, adeta tanıklıkla bilgiye ulaşır ve fiilen ona katılır, onu ruhunda yaşar.
Aslında dinin insanı ulaştırmak istediği son nokta da budur. Fakat bu noktaya, herkes değil aklını kalp haline getirenler ulaşabilir.
Matüridî, dini mevzuları, aklî ve mantıki delillerle ispat eder ve şüpheye mahal bırakmazdı. Matüri-'di, incelediği konularda birçok kitaplar yazmıştır. Bu kitaplardan
bir kısmı şunlardır:
— Tevilül Kur'an Me'haz eş-Şeraya
— Kitab el-Cedel
— El Usul fi Usul ed-Din
— El-Makalât fil Kelâm
— Kitab el-Tevhîd
— «Ka'bî»nin Evailül Edilleye Reddiye adlı kitabı
— «Kâ'bî'nin» Tehzibül Cedel adlı eserine reddiye
— Ebu Muhammed el-Bâhüî'nin «Usulûl Hamse» adlı kitabına reddiye
— Bazı Rafizîlerin «Kitabül İmame» adlı eserine reddiye
— Karamitaya Reddiye.
Site Sorumluları:
bilgiislem@vatanbir.org