Anasayfa > Dergimiz > Sayı 1 (eski)> Alaettin Parmaksız ile söyleşi
KONU MÜLÂKAT
RUHBİLİMSEL SAVAŞ
Milletimizin ikinci defa ateşle imtihan edildiği şu günlerde; dış kaynaklı değişmeyen sömürgeci zihniyet, değişen dünya şartlarında, bambaşka tedbil-i kıyafetler içerisinde aramızda dolaşmaktadır. Bu zihniyetin yöntemlerinden biri olan “Ruhbilimsel (pisikolojik*) Savaş” yeni bir şey olmamasına rağmen; ülkemizi, özellikle içerisinde bulunduğu bu dönemde nasıl etkilemektedir? Bu savaşın, toplu tüfekli bildiğimiz savaşlardan ne farkı vardır ve bu savaşın iyi yönleri nelerdir? Öğrenmek istediğimiz bu soruların cevaplarını, Emekli Tümgeneral Sayın Alaettin Parmaksız’la yaptığımız mülakâtla(röportaj) almaya çalıştık.
Atılgan Ulutaş: “Sayın Alaettin Parmaksız, ‘Ruhbilimsel Savaş’ı nasıl tanımlarsınız? Bunun pıropagandadan* farkı nedir?”
Emekli Tümgeneral Alaettin Parmaksız:“‘Ruhbilimsel Savaş’, bir devletin başka bir devletin insanlarının duygu ve düşüncelerini, ‘düşünce ve davranış değişikliği’ olacak şekilde ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesidir. Pıropaganda ise bu savaşın bir uygulama yöntemidir.”
A.U.: “Bu, yeni bulunan bir yöntem midir?”
A.P.: “Hayır. Bu, ilkçağlardan beri uygulanagelen bir yöntemdir; ancak teknolojik(teknikbilig) gelişmelerin arttığı ve devletlerin bütün dünyadan daha kolay haberdar olmaya başladıkları yüzyılımızda bu yöntem de geliştirilmiş ve büyük bir etki yaratacak şekilde uygulamaya konulmuştur. Eskiden devletlerarasında uygulanan etki gücünü diplomasi oluşturmaktaydı ve devletler diplomasinin bittiği yerde silaha başvururlardı. Oysa şimdi bir devlet başka bir devletin insanlarını silah kullanmadan, hem de daha etkili ve ucuz bir şekilde etkileyebilip onlarda, düşünce ve bunun sonucunda da davranış değişikliğine yol açabiliyorlar.”
A.U.: “Bu yöntemin uygulanmasına neden ihtiyaç duyulur?”
A.P.: “Devletlerarası ilişkilerde her zaman bir rekâbet vardır ve bu, dengede tutulmalıdır. Bu dengeyi korumada sadece diplomasi yeterli değildir. Savaş ise hem pahalı, hem de onanmaz yaralara sebep olabilecek bir şeydir. Hepsinin üstünde, ‘Ruhbilimsel Savaş’ diğerlerinin göstermediği etkiyi gösterir. İnsanların duygu ve düşüncelerine daha iyi hitap eder. Kılasik* savaştan da daha ucuzdur. Ayrıca, etki altında kalan insanların, etkiyi yapan devlete yandaş olması gibi bir durum da ortaya çıkabilir. Kılasik savaşta bu söz konusu değildir.”
A.U.:“Bu savaş nasıl uygulanır?”
A.P.: “Bir hedef seçilir. ‘Ruhbilimsel Savaş’, bir devletten başka bir devlete karşı yapılıyorsa, önce bir ülke hedefe konur. Sonra, bir tahlil yapılır ve bu ülkeden ne istendiği belirlenir. Bunlar, savaşı başlatan devletin çıkarları doğrultusunda şekillenir. Bu tahlil, ‘Bu ülkenin insanlarından hangi öbeğin(gurup*) duygu ve düşüncelerini etkilersek davranış değişikliği olur?’ yönünde yapılan bir tahlildir. Bu ülkenin toplumsal yapısının ve özelliklerinin, bunları oluşturan millî değerlerin neler olduğu, yani zayıf tarafları tespit edilir. Bu tespitlerin daha doğru yapılabilmesi için, hedef ülkenin içerisinde, halkla beraber yaşanılır. Sonra pıropaganda vasıtaları seçilir. Bu vasıtalar daha çok; açık oturum, konferans, panel, sempozyum(bilgi şöleni) ve insanlarla yüz yüze görüşmedir. Çünkü bu savaşın amaçlarından biri de, seçilen öbeğin duygularında ve düşüncelerinde, seçilmiş konularda ‘acaba?’ sorusunu doğurmaktır. Amaç, ülke insanlarının kafasındaki mutlak doğruların sonuna ‘soru işareti’ koymaktır. Örneğin bir evrenkentte(üniversite) Ermeni sözde soykırımını tartışmak için taraflı bir konferans düzenlendi. Bu konferansın toplanma yeri olarak özellikle evrenkent seçildi. Çünkü evrenkentler bilimsel yerlerdir ve bu kurumu meydana getiren bireyler toplumda aydın diye bilinirler. Dolayısıyla, toplum tarafından belirli bir güvene sahip olan böyle bir kurumda ‘Ermeni soykırımı vardır’ iddiasını dillendirmek, bu konuda yeterli bilgi sahibi olmayan insanların kafalarında ‘acaba?’ sorusunu doğurur. Çünkü iddiayı dile getiren kişi bir bilimadamı(!) ve iddianın dile getirildiği yer de bir bilim yuvasıdır. Basın - yayın(medya) da ‘Ruhbilimsel Savaş’ın en çok kullandığı araçlardandır. Araçlar da seçildikten sonra temalar seçilir. Çünkü bu temaları uygulamak suretiyle insanlarda duygu, düşünce ve sonucunda da davranış değişikliği yaratılır. Bu temalar ortaya atılırken de, bilinen gerçekler üzerinden harekete geçilir. Örneğin, devlet dairelerinde uzun kuyruklar oluşuyor ve işler yavaş yürüyorsa, bunu ortadan kaldırmak için köklü değişikliklere gidersin ve yapıyı düzeltirsin. Oysa, ‘Ruhbilimsel Savaş’a maruz kalan ülkelerde bu, ‘Devlet küçülmeli’ iddiasıyla insanlara yansıtılır. ‘Devlet bakkal-manav değildir.’ denilerek, özelleştirmelere uygun ortam sağlanır. Ya da milliyetçiliğin modası geçmiş bir şey olduğu ve esas olanın küreselleşme olduğunun söylenmesi yoluyla insanlarda davranış değişikliği yaratılır. Bu örneklerin hepsi Türkiye’de mevcuttur. Sonunda da bu temalar; seçilen ünlü gazeteciler, köşe yazarları, sendikacılar, siyasetçiler, evrenkent öğretim üyeleri, sivil toplum kuruluşları bilimadamları ve öğrenci başkanları aracılığıyla dile getirilir. Bu kişilerin bazıları farkında olmadan bu yıkıcı savaşa alet olurken, bazıları da işbirlikçidir.”
A.U.:“‘Ruhbilimsel Savaş’ sadece bir devletten başka bir devlete mi yapılır?”
A.P.: “Devlet bu savaşı iki şekilde yapar. Birincisi, kendi dışındaki hedeflere karşı; ikincisi, kendi içindeki öbeklere karşı. Devletin kendi dışındaki hedeflere karşı yürüttüğü savaş, genellikle kendi çıkarları doğrultusunda olduğu için, hedef alınan ülke için zararlıdır. ‘Ruhbilimsel Savaş’ bazen de müttefik ülkelerin moralini düzeltmek için yapılır. Ancak, amaç yine kendi çıkarlarını korumaktır. Devletin kendi içindeki öbeklere uyguladığı şey ise bir savaş değildir. Bu toplumu doğru bilgilendirmektir. ‘Ruhbilimsel Savaş’la karşı karşıya olduğunu öğrendiği zaman, devlet buna karşı toplumu bilgilendirmeye çalışır. Örneğin, A evrenkenti bir bakıma böyle bir savaşın hedefi haline geliyor. O zaman devlet o çevreyi, oynanan oyunlar hakkında bilgilendirir. Bu yüzden bu bir savaş değil, ‘Ruhbilimsel Harekât’tır ve iyi kullanıldığı takdirde ülke insanları için yararlı olabilir. Toplumu bilgilendirmek, bu savaşa karşı durmanın en güzel yoludur. Ayrıca toplumu; sahip olduğu millî duygu ve değerler, vatan, millet ve bayrak ve bunların önemi hakkında bilinçlendirerek, karşı karşıya geleceği ‘Ruhbilimsel Savaş’a karşı direncinin arttırılması sağlanmalıdır.”
A.U.: “Ülke çapında yapılan sormacalarda(anket) toplumun en çok güvendiği kurum olduğu anlaşılan Türk Ordusu’na karşı böyle bir savaşın başlatıldığını düşünüyor musunuz? Eğer böyle bir şey söz konusu ise, bu faaliyetlerin ordu üzerinden yürütülmesinin amacı nedir?”
A.P: “Şüphe yok ki, devletlerarası ‘Ruhbilimsel Savaş’ı yönetenler tarafından Türkiye hedefe alınmıştır. Bizi istedikleri gibi yönlendirebilmeleri için, amaçları millî ve manevî değerleri zayıflatmak, inanç ve güven duygularını sarsmaktır. Çünkü insanlar ancak aksi olursa kendi ülkeleri için çalışmayı bir borç bilirler. En çok güven duyulan kurum da ordu olduğuna göre, bu millî birlik ve beraberliği zayıflatmak için; bu değerleri koruyan, milletin en çok güvendiği bu kuruma karşı bir ‘Ruhbilimsel Savaş’ başlatmak kadar doğal bir şey olamaz.”
A.U.: “Yankıları hâlâ süren Şemdinli olayının Türk Ordusu’nun üzerine yıkılmak istenmesinin, uygulanan bu ‘Ruhbilimsel Savaş’la bir ilgisi var mı?”
A.P.: “Şemdinli olayı temelinde yatan bir ‘Ruhbilimsel Savaş’ değildir. Ama o esnada toplumun doğru bilgilendirilmemesi yüzünden, buna yüksektekilerin büyük katkısı olmuştur, bu olay ‘Ruhbilimsel Savaş’ın bir aracı haline gelmiştir. Temel amaç, bölücü terör örgütünün kışkırtmasıyla(pırovokasyon*), örgüt tarafından yapılan baskı ve tehditlerinden korkan halkın galeyana getirilip daha sonra uygulanacak olan başka başkaldırışların pırovasını(deneme, sınama) yapmaktır. Esas amaç budur. Ancak, o günlerdeki ulusal basın incelendiğinde bunun bilinçli ya da bilinçsizce bir ‘Ruhbilimsel Savaş’a dönüştürüldüğü görülür. Bunun da hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri vardır.”
A.U.: “Peki, ordu üzerinde yürütülen bu ‘Ruhbilimsel Savaş’, amacına ulaşıyor mu? ‘Asker – Sivil Ayrımı’ yapılarak, Türk Ordusu, milletin gözünden düşürülmeye mi çalışılıyor?”
A.P.: “Ordu, milletinden kopmaz. Bu imkânsızdır. TSK’nin siyasette haddinden fazla etkin olduğu söylenip ordunun etkinliği azaltılmaya çalışılıyor. Sürekli bu pıropaganda yapılıyor. Halbuki TSK, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısını oluşturan yasalarda kendisine tanınan haklar çerçevesinden hareket etmektedir ve yasalara en çok uyan kurumdur. Ancak, toplumun sevgisini azaltmak maksadıyla, özellikle son dönemlerde, en küçük bir konuda bu suistimal edilip TSK’nin üstüne gidiliyor. Öncesinden toplum tahlil edilip neye karşı duyarlı olduğu saptanmıştır çünkü. Örneğin, Türk Milleti’nde bayrağa karşı özel bir saygı ve sevgi vardır. Bayrak, Türk Milleti’nin temsilidir(sembol). Bu temsile saldırı nasıl olur? Geçenlerde olduğu gibi, bayrak yakılır ve toplum galeyana gelir. Bunun amacı nedir? Toplumda öbekler arasında çatışma yaratmaktır. Bunu etnik çatışmaya dönüştürmektir. Bu olaydan sonra, gazete ve TV’lerin büyük çoğunluğu yaşanan olayları çağdışı bir milliyetçiliğe bağlamıştır. Aynı şekilde, o gün Genelkurmay tarafından yapılan açıklama, ‘bilimadamı aykırı düşünür’ felsefesiyle eleştirilmiştir. Bunun yapılmasındaki amaç, bundan sonraki benzer olaylarda TSK’nin sesini çıkarmasını önlemektir. Ordu sessiz kaldığı zaman da, toplumda ‘Güvendiğimiz dağlara kar mı yağdı?’ düşüncesi oluşur. Bilimadamı ve aydın dediğimiz kişilerin aykırı düşünmesi lâzımmış gibidir. Oysa onlar doğru ve tarafsız düşünmek zorundadırlar. Aksini yaparak, üzerimizde kötü emeller besleyen odaklara hizmet etmiş olurlar. Vatan müdâfaasından sorumlu ve bayrağın altında silaha el basarak yemin etmiş TSK’nin bu olay karşısında sessiz kalması gerektiği düşünülebilir mi? Türkiye zaten bir ‘Ruhbilimsel Savaş’ın içerisindedir. Ordu da bu savaşa maruz kalan küçük bir öbektir sadece. Ancak, kendisine uygulanan bu yıkıcı faaliyetlerden hâlâ etkilenmemiş ki, Irak’tan Türk Ordusu’nun müdahalesi için talepler geliyor. ‘Ben askere gitmem.’ gibi sesler yükselmiyor. Gençler askere davul – zurna eşliğinde uğurlanıyor ve şehit cenazelerinde anneler, tabutun üstüne eğilip ‘Vatan sağ olsun!’ diyebiliyor. Bu da gösteriyor ki, Türk Ordusu’nu, içinden çıktığı Türk Milleti’nden ayırmayı başaramamışlar ve başaramayacaklar da.”
A.U.: “Ancak geçen günlerde, askere gitmemek için para karşılığında çürük bildirgesi (rapor) alan bazı kişiler yakalandı?”
A.P.: Rüşvet, toplumda bir yara haline gelmiştir. Bahsettiğiniz olay münferit bir olaydı; ancak Türk Milleti, ordusuna çok güvenip onu çok sevdiğinden, münferit bile olsa onun böyle olaylara bulaşmasını istemez. Bu yüzden onu affetmekte zorlanır ve milletimiz bu konuda haklıdır da.
A.U.: “Her şey bu şekildeyse, son zamanlarda ülkemizde vücut bulan ve Türk Milleti için çok önemli olan konularda ordunun sesi neden fazla duyulmamıştır? Ordu, sivil toplumun bu sorunların üstesinden kendi başına gelebileceğini mi düşünüyor, yoksa günümüzde sıkça iddia edildiği gibi ordunun eli kolu, özellikle dayatılmaya çalışılan uyum yasalarından sonra, bağlandı mı?”
A.P.: “Toplumda Avrupa Birliği için ‘olmazsa olmaz, tek çıkış yolu’ gibi pıropagandalar yapılıyor. Birliğe girilememesinin faturası orduya çıkarılmak isteniyor. Bunun farkında olan TSK, söyleyeceklerini açık açık söylemek yerine, yasal zeminler üstünde Millî Güvenlik Kurulu toplantılarında ve Başbakanlıkta yaptığı toplantılarda fikirlerini söylüyordur. Bu konuda takdir, Sayın Genelkurmay Başkanlığı’nındır. Ben emekli bir general olarak kendi adıma konuşuyorum. Ordunun elinin kolunun bağlandığı ya da bu olaylara duyarsız kaldığı asla düşünülemez. Atatürk de orduyu icra görevinin dışına çıkartmıştı. Bu, ordunun görevini asla değiştirmez. İnsanlar yeterince bilinçlendirilmediği için, ordudan, ihtilâl dönemindeki etkinliği bekliyorlar. Ancak, ordunun görevleri de yasalar tarafından belirlenmiştir. Görevini, bu yasalar çerçevesinde yerine getirmek zorundadır.”
A.U.: “Bu bağlamda, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın birövesinden* Atatürk’ün gölgesinin(silüet) kaldırılması ve AKP’li bir milletvekilinin ordunun, hem görünüş hem de somut olarak çok etkin olduğunu dile getirmesi hakkında neler söylersiniz?”
A.P.: “Yeni biröve tasarısı, tamamen masumâne bir niyetle düşünülmüştür; ancak ne var ki bir zamanlama hatası yapılmıştır. Çünkü toplum, bugünlerde birçok dayatmayla karşı karşıyadır ve bu yeni biröve tasarısı, devlet dairelerinden Atatürk’ün resimlerinin kaldırılması gibi bir düşünceyle, ne yazık ki, aynı zamana denk gelmiştir. Bu, bir yerde faydalı da oldu. Ordu ile milletin birbirinden kopmadığı kanıtlandı. İkinci konuya gelince az ve öz olarak şunu söyleyeceğim: Bu şahıs yabancı devletleri örnek olarak gösteriyordu, ancak soruyorum: ‘Amerika’yı kim yönetiyor?’ Pentagon… Kısacası, yerin önemi yoktur. Önemli olan nasıl etki ettiğidir. Ordu, gücünü bulunduğu arazi parçasından değil, yasaların kendisine verdiği yetkiden alır. Milletin duygu ve düşüncelerinde güvenin temsili olarak yer alan Türk Ordusu da etkilerini yasalar çerçevesinde gösteriyor.”
A.U.: “Askerî bir kavram olduğunu anladığımız ‘Ruhbilimsel Savaş’, günlük hayatımızda nasıl uygulanmaktadır?”
A.P.: “Gazete ve TV’lerin hali mâlûm. Tarikatlar da bu savaşın içerisinde yer alıyor. Onlar da Allah korkusuyla insanları ‘düşünce ve davranış değişikliği’ne götürüyorlar. TV’lerde sürekli yayınlanan magazin haberleri, insanlarımızı sürekli bir pıropagandaya tâbi tutuyor. İnsanlarımız sürekli olarak bu pıropagandaya maruz kaldığından, ‘Demek ki hayat bu!’ diyor. Oysa Türk aile yapısı buna uygun değildir. Türk Milleti’nin beklentileri de bu değildir. Bunlar, Türk Gençliği’nin değerlerini toprak kaymasına uğratıyor. Karşı çıkınca da ‘Televizyonun düğmesi var; kapat!’ diyorlar. Bunlar ucuz savunmalardır. Çoğu gazete eki de aynı çizgide. Ancak, özel hayatların toplum değerleriyle örtüşen hayatlar gibi gösterilmesi yıkıcı ‘Ruhbilimsel Savaş’a bilerek ya da bilmeyerek aracı olmaktır.”
A.U.: “Dezenformasyon(bilgi çarptırma) ne demektir? Ülkemizde bu nasıl uygulanır?”
A.P.: “‘Dezenformasyon’(kamuoyunun koşullandırılması), özellikle ülkemizde, doğrular içerisinde yanlış bir şeyin kabul ettirilmesidir. Mesela, topluma beş tane ileti(mesaj) veririsin; ilk dördü mutlak doğru olan şeylerdir, beşincisi ise kabul ettirilmek istenen, ama yanlış olan şeydir ve doğrular arasında bu da doğru diye gösterilir. Örneğin, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ulaşım sıkıntıları, eğitimsizlik, işsizlik ve terör sorunları vardır. Bunların hepsi bilinen ve doğru olan şeylerdir. Ancak, bunlardan sonra şu iddia edilir: ‘Devlet, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’yle ilgilenmemektedir.’ İşte bu, yalan bir iddiadır; ancak diğer doğru şeylerin arasında bu da doğru gibi gösterilmeye çalışılır. Bir başka örnek de Kıbrıs’la ilgilidir. Kıbrıs Barış Harekâtı’na, Kıbrıs Halkı da Türkiye Halkı da ‘Ya istiklâl, Ya Ölüm!’ diye başlamıştır. Ancak nihayetinde ‘63 Noel Katliamı’ unutturuldu ve KKTC, Annan Tasarısı’na(pilân) ‘evet’ dedirtildi. Kıbrıslı öğrenciler, öğretim görmek için başka ülkelere gönderildi. Oradaki yaşamından memnun olmayan bazı insanlar bulunup Annan Tasarısı’nı topluma kabul ettirmek için kullanıldılar. Kuzey tarafı yokluk içinde, iddiası ortaya atıldı ve insanlar güney tarafına özendirilerek millî değerler paraya dönüştürüldü. Buna bir karşı pıropaganda yapılamadığı için ‘Çözümsüzlük, çözüm değildir.’ uranı(sılogan) topluma aşılandı. Peki ne değişti? ‘Evet’ diyen taraf yine cezalandırıldı. Hangi söz yerine getirildi? Hiçbiri… Üstüne üstlük, Türkiye’ye ‘Kıbrıs sizin ayak bağınız.’; Kıbrıs Halkı’na da ‘Türkiye sizi gözden çıkardı.’ yalanları atılarak iki kardeş birbirinden kopartılmaya çalışıldı. Ayrıca, Kürtler konusunda da aynı yöntem uygulanıyor. ‘Bu ülkede birçok Kürt vardır.’ diye herkesçe bilinen bir gerçek dile getirildi. Sonradan ‘Ancak, bu insanlar kendi dilleriyle konuşamazlar.’ iddiası ortaya atıldı. Bu doğru değildir. Burası özgür bir ülkedir ve bu tür iddialar asılsızdır. Zira, bu gibi konular, ancak her şeyin özgürce tartışılabildiği ülkelerde gündeme gelebilir. Baskıcı yönetimlerde(rejim) böyle bir şey mümkün değildir. Ancak bu gibi insanlar, özgürlüklerden kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmaya çalışıyorlar. Hak, adâlet, özgürlük ve demokrasi(el erki) kolay reddedilemeyecek kavramlardır. Yalnız, bundan yararlanıp da bu gibi iddiaları doğru göstermeye çalışmak ya da aynı doğrultuda ‘AB bir medeniyet tasarısıdır(pıroje*), bugünkü ekonomik koşullarda yapacak başka bir şey yok.’ demek, doğruların içine yanlış sıkıştırmak demek olan dezenformasyonun yarattığı başka bir yanlış düşüncedir ve insanların beyinlerini küresel(gılobâl*) sermayeye esir etmenin bir yoludur. Köylerinden göç etmek zorunda kalan vatandaşlarımıza ‘Köye dön’ çağrısı yapılıyor. Bu, doğru bir şeymiş gibi gösterilmeye çalışılıyor; ancak bu, orada yaşayacak olan insanlara yapılacak en büyük kötülüktür. Bu, bölücü terör örgütünün eskisi gibi bu köylerden ihtiyaçlarını giderebileceği anlamına gelir. Korucuların kaldırılmak istenmesi de aynı amaca hizmettir. Oysa bu iki konuda da Avrupa Meclisi(Parlamento) ile pkk düşünce birliği içindedirler. Zira, Avrupa Meclisi’nin 1986 yılından 2003 yılına kadar aldığı kararlardan 19 tanesi terör(tedhiş) örgütünü destekleyici niteliğinde ve Türkiye’yi bölme niyetindedir.”
A.U.: “‘Ruhbilimsel Savaş’, Türkiye’nin yararına olacak şekilde nasıl uygulanır?”
A.P.: “‘Ruhbilimsel Savaş’ta devlet, kendi vatandaşlarını, gelecek olan tehlikelere karşı bilinçlendirmekle görevlidir. Ancak bu, şu anki içinde bulunduğumuz durumda yapılamayacak hâle getirilmiştir. Ülkemizde bu iş, daha önce Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği tarafından yönetiliyordu. Sonradan AB uyum yasaları çerçevesinde bu birim lağvedilerek, aynı görev Dışişleri Bakanlığı’na verildi. Bu çok yanlış bir eylem. Çünkü bu kurum, bu iş için örgütlü değildir. Dışişlerinin görevi, dış siyasetin icrasıdır. Bilindiği gibi, insanlar bu iş için çok uzun bir süre eğitim almaktadırlar. Halbuki, ‘Ruhbilimsel Savaş’ çok kapsamlı, merkezî bir tasarlamanın denetiminde olmalıdır ve buraya çok zeki insanlar istihdam edilmelidir. Böyle bir merkeziyet olmadan ülke düzeyinde faaliyet yürütülemez. Bu faaliyetin yürütülmesi için, çok değişik konularda çok değişik yöntemlerle elde edilmiş bilgilerin, çözümlenerek(analiz etmek) uygulama tasarısına(pilân) dönüştürülmesi gereklidir. ‘Ruhbilimsel Savaş’ bir zeka ürünüdür ve bu savaşı zeki insanlar yönetebilir. Ayrıca çok ayrıntılı istihbârat gereklidir. İstihbârat sadece MİT’in yaptığı bir şey değildir. Özgür toplum da her türlü bilgiyi tartışıp taşıyabilir.”
A.U.: “Bu bilgilerin ışığında söyleyebiliriz ki, Türk Ordusu’nun başına çuval geçirilmesi de bir nevî ‘Ruhbilimsel Savaş’tı. Peki bu savaşta misillemenin önemi nedir? Şu sıralar gösterimde olan bir filimi bu olaya bir misilleme olarak görebilir miyiz?”
A.P.: “Filim*, tepkinin seyirciye dönüştürülmesidir. Filimin seyirciye dönüşmesi de, yapanlar tarafından paraya dönüşmesidir. Süleymaniye olayının iki amacı vardı. Birincisi, devlet görevlilerinin tepkilerini ölçmek; ikincisi, TSK ile Türk Milleti’ne bir uyarı göndermek… Demek istediler ki, “Ey Türk Milleti! Ben senin çok güvendiğin ordunun askerlerinin bile başına çuval geçiririm. Ey Kürtler! Bu özel kuvvetler sandığınız kadar güçlü değildir. Bunlar, bizim iznimiz olmadan bir şey yapamazlar. Siz rahat olun!” Bu propaganda başarıya ulaşmıştır. Ama bu, ‘Ruhbilimsel Savaş’ta aptallığın bir örneğidir. Çünkü 50 senedir milletin dostu olarak bilinen Amerika’ya karşı, milletin ruhundan 50 sene silinmeyecek bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Filime isteyen misilleme olarak bakabilir. Ancak, bu nesil değişmeden bu olay unutulmaz. Bu da en az 50 sene demektir. Bu eylemi kendilerine çok güvenerek yaptılar, ama Türk Milleti unutmaz. Bazı çevrelerce sonradan, bu olaydan tek sorumlunun Kuzey Irak’taki Amerikan Birliği olduğuna dair Amerikalılar lehine pıropagandalar yapılmıştır. Ancak bu inandırıcı değildir. Eğer öyle olsaydı, Türk askerini dört gün boyunca ellerinde tutmazlardı ve sonunda da özür dilerlerdi. Ancak, bu iddiaları doğrulayacak, kamuoyuna yansımış hiçbir şey yoktur. Olayın bölgesel (lokâl) olduğunu iddia etmek Amerikan siyâsetine alet olmaktır.”
A.U.: “Son olarak; kılasik* savaşta güvenlik kavramı orduyu ilgilendirirken, ‘Ruhbilimsel Savaş’ta halk ne gibi önlemler almalıdır?”
A.P.: “İnsanların bireysel olarak elinden bir şey gelmez. İnsanlarımız millî değerlerde eğitim görmediği için aşısızdırlar. Bu iş sivil toplum örgütlerine, sendikalara, orduya ve meclise düşer. İnsanlarımız, kendilerine karşı gelecek tehlikelere karşı bilgilendirilmelidirler. Öğrencileri bu yönde yetiştirmek lâzımdır. Bugün ülkeyi her türlü tehlikelere karşı korumak meclisin görevidir. Hükümet, her konuda devletin kurumlarını görevlendirir. ‘Ruhbilimsel Savaş’la ilgilenecek bir kurumun da kurulması insanların doğru yönde bilgilenmesini sağlar. Bu kurum, gerekli şeylerle de donatılmalıdır. Okullarda öğrenciler millî değerlerin ışığında eğitilmelidirler ve aşısız bir gençlik haline dönüşmemelidirler. Özgürlük, terörün pıropaganda aracı olmamalıdır. Terör örgütünün en çok kullandığı araç ‘Ruhbilimsel Savaş’tır. Devletin elinde de buna karşı koyacak her türlü imkân ve araç vardır. Olmayan nedir? Yönetenlerin irade gücü… Böyle olunca da hiçbir şey yok demektir.”
Bizlere, bu bilgilendirici mülâkatı sağladığı için Sayın Alaettin Parmaksız’a çok teşekkür ederiz.
* Türkçe’mize çoğu zaman, ister istemez, yabancı sözcükler giriyor ve bu sözcükler dilimizde bazı tahribatlara yol açıyor. Bu tahribatlar, dilimizin kendine ait yapısının bozulması üzerinde yoğunluk gösteriyor. Türkçe, kendine özgü yapısı ve bir çok özelliği olan çok büyük bir dildir ve onun özelliklerinden biri de ‘okunduğu gibi yazılması’dır. Bu özellik, ona matematiksel bir kurallılık kazandırır. Oysa dilimize giren yabancı sözcüklerin, kaynaklarından ‘oldukları gibi alınması’ Türkçe’mizin bu üstün özelliğini bozmaktadır. Örneğin, ‘propaganda’ sözcüğü dilimize bu haliyle girerse dilimizin yapısını bozucu bir etki gösterir. Çünkü yukarıda belirtilen kurala uymaz ve bu da yapısının bozulmasını sağlar. Oysa Türkçe’nin ‘okunduğu gibi yazılması’ kuralı göz önüne alınıp bu kelime ‘pıropaganda’ şeklinde yazılırsa, yabancı kelimelerin dilimiz üzerindeki yıkıcı etkilerini azaltabiliriz. Örneğin, İngilizce yayın yapan yabancı ülkelerin haber kanallarında ‘hac’ sözcüğü ‘hajj’ olarak yazılır. Ya da ‘Şiş Kebap’ı ‘Shish Kebab’ olarak yazarlar. Bu uygulama kendi dillerinin yapısını korumak içindir. Yukarıdaki mülâkatta küçük yıldızla işaretlenen sözcüklerde, Türkçe’mizin bu eşsiz kuralına riayet edilmiştir. Bu sözcükleri o hâliyle yazmak bilgisizlik değil, duyarlılıktır. Siz de yazışmalarınızda dilimizin bu kuralına uymaya özen gösteriniz.
Bu İçeriğin Bağlantısını Sitende Yayınla (HTML Kodu)
Diğer sayılarımıza ulaşmak için lütfen, aşağıdan seçiniz.
Aşağıda, bulunduğunuz ildeki temsilcilerin veya dağıtım noktalarının adreslerini edinerek dergiye ulaşabilirsiniz.
Abonelik veya Siparişleriniz için aşağıdaki formları doldurmanız yeterlidir.
Sipariş Formu
Abone Formu
VatanBir dergisine yazı göndermek için aşağıdaki formu kullanabilirsiniz.
Site Sorumluları:
bilgiislem@vatanbir.org