E-Postanı gir

Kapat

Sonuç

Kapat

Lütfen bekleyin.

Davetli Üyelik

Bu site test sürecindedir.

Anasayfa > Dergimiz > Sayı 1 (eski)> Türkilizce

Türkilizce

Yazar: Mustafa Özer

 

     Türk-ilizce -1-




 


     Türkçe'nin güzel yazılıp konuşulması sadece kelimelerin, bugün standart kabul edilen İstanbul Türkçe’si ile söylenmesi demek değildir. Sözcüklerin kullanıldığı yerler ve buna göre kendilerine yüklenen anlamlar ifade kabiliyetini sergilemektedir. Düşünce ise güzel ifade il kuvvet kazanmakta istikamet belirlemektedir. Bilime yön veren iki ana unsurdan birincisi akıl+zeka ise, ikincisi bilim insanının düşünce ve akıl yürütmelerini şekillendiren ifade etme kabiliyetidir
     Yabancı dil öğrenmek bir gereklilik, ve hatta mecburiyettir günümüzde. Fakat yabancı dil öğreniminin uzun yıllara yayılmış olması ve öğrenimin Devlet okullarında 4., özel okullarda ise 2. sınıftan başlaması yani, çocuklara henüz kendi dillerinde, ana dillerinde yeterli beceriyi kazanmadan yabancı dil öğrenimi verilmeye başlanması; ki yeterli ve faydalı düzeyde yapılamamaktadır, dilin kullanıcıları tarafından doğru algılanamamasına ve bir takım diller arası geçişlerin-etkileşimlerin, yozlaşma boyutlarında yaşanmasına neden olmaktadır. Bu elbetteki öğrenilmeye çabalanan yabancı dili değil, ana unsur olan ve aklın düzenini sağlayan ana dili yani Türkiye’de Türkçe’yi tehdit etmekte ve de yıpratmaktadır.
     Bu geçişler ve etkileşimler daha ileride bireyin konuşmalarında arada bir İngilizce kelimeleri kullanması suretiyle Türkçe’nin zayıflamasına neden olmaktadır. Çünkü dil ancak kullanılırsa sağlam ve üretken kalabilecektir ve dili de teker teker kelimeler oluşturur. Eğer kelimeleri ithal edilmiş yakın anlamlıları (bir dildeki bir ifadenin hiçbir zaman tam bir karşılığı diğer ir dilde ulunamayabilir) ile değiştirirseniz bu zamanla bir iki kelimeden, yüzlerce binlerce ve dahi yüz binlerce kelimenin dile girmesine yani dilin yok olmasına neden olmaktadır. Bu bakımdan bireyin konuşmasında kullandığı kelimeler son derece önemlidir.
    

Yabancı dil ile eğitim Türkçe’ye neden zarar verir, bunu nasıl yapar?

    Birey eğitimi esnasında üzerinde yoğunlaştığı alanı nasıl tanır kavrar ve öğrenirse yada benimserse bunu öyle kullanacak ve aktaracaktır.
     Bilimsel bilgiyi edinirken, öğrenen bireyin maruz kaldığı dil yükü kavramları ve bilgiyi o dilin öğeleri ile edinmesine neden olacaktır. Ve ana dili Türkçe olan bu birey zihinsel süreçleri içerisinde yorumlarken düşünürken ve dış dünyada konuşurken ve üretirken bu yabancı kaynaklı kavramları Türkçe ile birleştirerek kullanacak ve ortaya tarifi ancak, ülkemiz şartlarında “Türk-ilizce” olarak tanımlanabilecek bir özürlü, yada yeni bir dilimsi oluşmasına neden olacaktır.

Bir bilgisayar uzmanından alıntı:

“dutyleri check ettikten sonra main task’a geçeceğim…”

Bu sayısal alanlarda sadece terimsel boyutta kalabilmekle birlikte daha yaygın kullanımları da olabilmektedir.Fakat sosyal bilimler alanında yapılan bu tür eğitimler dil açısından daha tehlike olmaktadır. Bilim ayda eğitim alanından bağımsız içeriğe sahip günlük konuşmalar da dahi yabancı sözcükler popüler kültür bombardımanının da etkileriyle dili tamamen tanınmaz ve anlaşılmaz bir hale sokmakta güney Afrika halkalarının yaşadığı liman dilleri benzeri bir di oluşmaktadır. Bu liman diller batı kolonilerinin tüccarlarının ticari ilişkiler içinde bulundukları yerli halkla konuşurken ne tüccarın ne de halkı diline benzemeyen, yeni bir iç disipline sahip özerk dillerdir.

Öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerinin İngilizce bölümünden birkaç alıntı ile noktalayalım:

“bir term paper istiyorum sizden, due time on ocak…”

“room mate’nizle birlikte yapabilirsiniz…”

“class’ta variety için four skills activityler gerekli”

“assignment’ınız için due time 25th december şimdiden herkese good luck…”

bu böyle devam eder gider…

Acil tepkiler ile bunu durdurmalıyız


 

 

 

                           

 

 

 

     Türk-ilizce -2-

 

 

 

 

-İngilizce Öğretmeni’nden TÜRKÇE dersler-

 

                20. Yüzyıl Milletler yılı olmuştur. Her bilgiyi Batı’dan edinme gafleti ile yaşamaya çalışan aydınlar(!) her ne kadar Millet kavramının 1789 Fransız İhtilali ile doğup daha sonra gelişen olaylar ile kök saldığını ifade etseler de, bildiğimiz ve ekinsel (kültürel) mirasımızın, çeyizimizin içinde öyle parçalar var ki bunlar bizim, yani Türklerin ezelden beri bir Millet olduklarını (bazıları gibi illet değil!) kanıtlar; ama görebilene elbette. Her fırsatta Türkleri barbar olmakla, Millet olamamakla itham eden bazı art niyeti bilinen odaklara Mehteran marşını dinletmek sanırım bizim tarihimize olan bir borcumuzdur. Ne diyordu Mehteran marşında bir bakalım mı? … Buyurunuz:

“Türk Milleti, Türk milleti

Pek kahraman Türk milleti …”

               


 

     “Mehter” olgusunun oluşumunu iyi değerlendirirsek, hatta basit bir tarih bilgisi ile şöyle bir aklımızı yoklarsak hiç zorlanmadan bir şeyi fark edebiliriz: 1789’dan önce de Türkler bir Millet idiler.

     Millet olduğumuzu anladık. Çok da kolay oldu. Peki Milleti var eden unsurlar nelerdi? Pek çok yerde rastlayabiliriz: Tarih, kültür, ülkü birliği içinde olan insanların ortak adı. Bir de Dil birliği gerekli. Belki de bu son öğe en önemlisi.

 

 

Nasıl mı? Buyurun birlikte düşünelim.

 

     İnsanoğlu toplu halde yaşamanın faydalarını keşfedince birlikte üretmeye başladılar. Bu üretim karınlarını doyurmak fiziksel ihtiyaçlarını gidermek için gelişti. Daha sonraları tatmin olmadıklarını hissettiler ve yöntembilimi keşfettiler. Artık hayat daha kolaydı. Ama hala tatmin olmayan bir yerler vardı insanda. Hisleri duyguları yeterince yansımış mıydı yaşamına? Görünen, hayır demeyi gerektiriyor.

 

Belli ki; o da hayır dedi kendi kendine ve zaman içinde duygularını, anlayışlarını ve hissettiklerini başkaları ile paylaşma ihtiyacını duydu. Bu paylaşım büyüdü yığıldı bir düzene koyuldu ve torunlarına EKİN

 

 

olarak miras kaldı. Artık ekin o idi ki; zaman içinde bir millet olmanın ve o milletin yaptıklarının yegane sonucu o idi. Millet deyince ekini, ekin deyince milleti akla gelmekte idi. Bu ekinin tohumu ise; milletin hayat kaynağı DİL idi. Çünkü birbirini anlamayan insanlar bir millet olamaz idi. Birbirini anlamak için ise aynı dili konuşmak şart idi. Aynı dili konuşan insanlar bir araya geldiklerinde aynı hisleri paylaştıklarını fark ettiler ve millet doğdu.

     “Neden Dil?” diye soranlar var. Dil bir millet ne yapmış ise onun temelindedir. Ekin, tarih, bilim, devlet… Eğer bunlar bir milletin ürünü iseler, bunların hayat kaynağı elbette o milletini dilidir. Hepsinin özü dildir. Bu dil vasıtası ile ekin gelişmiş, tarih oluşmuş, bilim yapılmış ve devletler kurulmuştur.

     Türkçe giderse, Türkiye Gider! Sözü, üzerinde uzunca düşünülmesi; hatta geceler boyu uykusuz kalınması gereken bir sözdür. Sahibi malum, söylemeye gerek yok. Bir millet toprağını kaybedebilir, devletini kaybedebilir, insanlarını da kaybedebilir; ta ki en son ferdi kalana kadar. Tarihini, yani geçmişini de unutabilir. Bunların hepsi onulacak yaralardır ve yok olmasına neden olmayabilir. Ama eğer dilini unutursa işte o zaman tehlike büyüktür ve geri dönüşü yoktur. Çünkü bir insanın milliyeti

 

dili ile bilinir ancak. Bir insan Farsça konuşuyorsa Fars, Arapça konuşuyorsa Arap, Türkçe konuşuyorsa Türk olarak bilinir.

     Gencin birine soruyorlar; “Senin milliyetin nedir?” diye; cevap akıllara zarar bir durumu anlatmaya yetiyor da, artıyor bile:

 

Ben Türk, aber (Almanca ama demek), Türkçe zayıf!

 

     İşin içinde olunca bazen olayı tam anlamı ve tüm yönleri ile kavramak zor oluyor elbette. O yüzden 100 yıl sonrasını düşünerek bu gün olanların nerelere varabileceğini kestirebiliriz. Dedik ki; milletler toprak, devlet, insan kaybına uğrarlar ve dirilişleri ancak dilleri vasıtası iledir. Dil onları tekrar bir ülkü etrafında kaybettiklerine kavuşturacak vasıtadır.

     Türkiye üzerine yıllardır oyunlar oynanmakta. Kaba kuvvetle yapılamayanlar sinsi siyaset ile elde edilmek istendi. Para ile köşeye sıkıştırıldık. Kimi zaman başarılı olundu.

     Ama bu son oyun öyle fena ki vatanı evladına hançerletiyorlar, kimsenin haberi yok. Üstelik bu işi iyi yapmakta da yarışanlar oluyor. Kısacası kimse ne yaptığını bilmiyor. Yaptığı işin ne sonuçlar doğuracağını düşünmeden sadece önüne koyulanı en etkili hale getirmeye çabalıyor. Belli ki bir takım milli ve vatani hassasiyetlere pek iye değiller. Olsalar yapmazlar. O zaman bunlar bilinçsiz mi? Kim bilir? Ama bu da ayrı bir felaket. Düşünsenize şuursuz bir öğretmenler nesilleri… Öğretmen ve eğitimin ne kadar tehlikeli bir silah olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Ne demiş alimin biri: Bana bir çocuk verin isterseniz alim edeyim isterseniz cani. Bilim de aynı şekilde çok kuvvetli bir silahtır. Bilim ile insan hem göklere çıkar hem de yerin altına girer (mefta olarak tabi). Aynştayn’ın atom bombası hikayesi gibi işte. Daha fazla güç istediler, atom bombası yaptılar… Şimdi gel de Aynştayn’dan ölen 120bin insanın hesabını sor. Sorulur mu? Elbette hayır! Neyse konumuza dönelim.

     İngilizce öğreniyoruz milletçe. Yada öğretiliyoruz. Her yıl binlerce genç insan, ya İngilizce öğrenmeye çabalıyor, yada İngilizce öğretmeni olarak Mustafa Kemal’in eğitim ordusuna katılıyor. … da… Ne iş yapıyor bu şanlı ordunun bu birliği. İngilizce öğretmenlerinden bahsediyorum.

     Bir öğretmenin meslek yaşantısındaki başarısı ve etkinliği aldığı eğitim ile doğru orantılıdır. Eğer bir öğretmen eğitimi sırasında belli bir görüşün veya akımın etkisi altında geliştirilmiş bir müfredat ile eğitim almış ise o eğitim kapsamında nasıl şekillenmiş ise öğretmenliği, aynı şekilde kendisi öğrencilerini şekillendirecektir. Bu açıktır.

     Bazen bu öğretmen şekillendirme işlemine bir takım aleyhte yâda lehte siyaset karışabilmektedir.

     Eğitim fakültelerimiz binlerce İngilizce öğretmeni üretip, öğretim sanayisinin içine sürmekteler. Dolayısı ile nasıl eğitim almışlarsa o doğrultuda da yabancı dil öğretimi yapacaklardır. Her işin olduğu gibi bu işin de bir yöntem bilimi var ve ne yazık ki bu işinki biraz fazlaca ithal…

 İngilizce Öğretmenlerimizin okumak durumunda bırakıldıkları kitaplar ve gördükleri dersler tamamen, ABD ve Britanya’da geliştirilen yöntemler ve hazırlanan kaynaklar üzerine kuruludur. E, el oğlu yapınca kendine göre yapıyor. Hani bir ara bir tıraş bıçağı reklâmı vardı: onlar yapıyor coniye moniye, uymaz aliye veliye… diye. Bakıyorsunuz, kullanılan ana terimlere, hayret etmemek için budala olmak gerekir. L1 demiş vatandaş, nedir deyince öğreniyorsunuz ki ana dil demekmiş. Tamam, eyvallah. Sonra bir de L2 çıkıyor Allah Allah diyorsunuz, bu da ne ola ki? L1 olunca ana dil ise … biraz ıkınıp sıkıldıktan sonra 2. ana dil demek olduğu çıkıyor ortaya. Yani bizim memlekete uyarlayacak olursak; L1=TÜRKÇE L2=İNGİLİZCE demekmiş meğersem. Biz meğersem sömürgeymişiz. Hele boşuna İngilizce öğretmeni açığı tavan yapmıyor. Kolay değil! 70milyon Nisan 50 milyon İngiliz edilecek genç. Ondan sonra neden dükkanlara yabancı isimli tabela asılıyor neden kimse doğru dürüst yabancı dil bilmiyor diye sormak da hak oluyor bize nedense?

 

     İzlenilen yönetimin içeriği İngiltere de Amerika’da hazırlanıyor. Ama kim için? Asıl mesele orada. Amerika’da ki yabancılar ve İngiltere’nin sömürdüğü memleketlerde ki zavallı çocuklar için. Hal böyle olunca benim çocuklarımın kanına dokunuyor tabi. Eh, ne de olsa doğuştan bir hür olma hissi yüklenmiş gönüllere.

               

     Soruyorum her girdiğim sınıfta neden “İngilizce öğreniyorsunuz çocuklar?” diye. Cevaplar aynı. Falanca şarkıcının şarkısını anlamak için (çocukları nasıl işlemiş bu izlengeç denilen kara kutu bakar mısınız?), yada bir turist görürlerse yardım etmek için. Sanki anası babası onu turist ağırlasın diye yetiştiriyor. E, diyorum, peki hiç yabancılar ne düşünüyor nasıl düşünüyor diye merak edeniniz yok mu? Tepki hep aynı. Çocuklar (sırf çocuklar değil koca koca delikanlılar da) öylesine gömülmüşler ki pop-kültür belasının pisliklerine birileri çıkış bu taraf demeseler kendilerini yok edene kadar dibe inecekler. Ama arada sırada bizim gibi aklıevveller çıkıyor Allah’tan ve yanlışlar için uyarılar yapılıyor.

     Sayın öğretim görevlilerinin de çabası takdire şayan Allah için. Yazsın Noam Çomski (Chomski) yazsın Deyvid Nunın (David Nunan) yazsın Ceremi Harmır (Jeremy Harmer) onlar da okutsun. Ne gerek var memleketin şartlarına göre uygun bir yöntem geliştirelim. Hazır kitaplar var, e bir sürü eşantiyon da veriyorlar yok sözlükmüş yok çantaymış…

 

 Devamı bir sonraki sayıda…





Bu İçeriğin Bağlantısını Sitende Yayınla (HTML Kodu)

Sayfa Başı Tavsiye Yazara e-postaPuan: 0, Okunma: 1846

Henüz yorum eklenmemiş..

Sitemize giriş yapmamışsınız, üye iseniz giriş yapınız. Aksi halde misafir yorumu yapabilirsiniz.


Fikir paylaştıkça çoğalır, güzelleşir siz de bu haber hakkındaki görüşlerinizi VatanBir kullanıcıları ile paylaşabilirsiniz.
Yorumlarınızda kişi ve kurumlara hakaret içeren ifadeler kullanmayınız.
Güvenlik kodunu giriniz: Güvenlik kodunu okuyamıyorsanız tıklayın.

VatanBir Dergi Arşivi

Diğer sayılarımıza ulaşmak için lütfen, aşağıdan seçiniz.

VatanBir Dergi Noktaları

Aşağıda, bulunduğunuz ildeki temsilcilerin veya dağıtım noktalarının adreslerini edinerek dergiye ulaşabilirsiniz.

Devamı...

VatanBir Dergi Abone ve Sipariş

Abonelik veya Siparişleriniz için aşağıdaki formları doldurmanız yeterlidir.

Sipariş Formu Abone Formu

Dergiye Yazı Gönder Senin Adına "Yayınlansın"
etkili olsun.

VatanBir dergisine yazı göndermek için aşağıdaki formu kullanabilirsiniz.



Üye Girişi yapınız
  • XHTML
  • Ajax
  • CSS
  • Javascript
  • PHP 5.1.2

Site Sorumluları:
bilgiislem@vatanbir.org

Her hakkı saklıdır, kaynak gösterildiği takdirde kullanabilirsiniz
© vatanbir.org 2005-2008

Yazılım & Teknik Destek: HTBilgi

Google Siralamasi