Anasayfa > Yazi Arşivi > Köşe Yazısı > Kimin cool-larıyız ?
|
‘’ Medeniyet Dediğin…’’
Tartışıldığı üzere kültür kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Lâtincede ‘’toprağı işlemek’’ anlamında olan bu kelime, dilimize Batı Avrupa dillerinde kazandığı ‘’yüksek umûmi bilgi’’ anlamıyla girmiştir. Kelimenin anlamı, gereği kadar açık olmadığı için sosyologlar, sosyal psikologlar ve kültür tarihçileri tarafından farklı şekillerde ifade edilmektedir. Tartışmalara konu olan şeyse bazı Avrupa fikir adamlarının kendi kültürlerini yüksek ve üstün, diğerlerini geri ve ilkel sayarak, kültür ve medeniyeti aynı manada kabul görmeleridir. Yani onlara göre gerçek kültür ‘Batı medeniyeti’nden ibarettir.
A.Said’in de dediği üzere, batı aydını “ben ve diğerleri” ayrımından hareketle dünyanın merkezine kendisini koyan, Ortaçağ’dan itibaren Doğu kültürleri, medeniyetleri ve inançları etrafında başlattığı şarkiyat çalışmalarıyla birlikte kendi Doğu’sunu oluşturandır. Bu çalışmalar neticesinde ortaya çıkan ve akla gelen bütün olumsuzlukların yüklendiği Doğu imajı günlük hayattan siyasete, sosyal bilimlerden güzel sanatlara kadar hayatın her sahasında kullanıma sokulmuştur. Bu imgeye göre, Doğu ile Batı arasında her alanda derin farklılıklar söz konusudur. Batı, aklı ve rasyonel düşünme yeteneği sayesinde insanlığın en ileri aşamasını temsil etmektedir. Aklını kullanma yeteneğinden ve tarihten yoksun, tarihin dışında yaşayan Doğu’nun kendi başına bu gelişmeleri gerçekleştirmesi mümkün değildir. Özellikle 19. yüzyıldan sonra Batı’nın Doğu üzerinde gerçekleştirdiği sömürge ve işgal gayretleri bu vesayet ve tasarruf hakkını kendisinde görmesinin neticesindedir.
Özeleştiriyle vardığımız neticede bu durumu, batıdan paket kültür olarak gelen ve tüm bilgileri kutsal gören ‘popülarite anlayışı‘ kavramıyla açıklayabileceğimiz ‘seküler hayata şuursuz uyum sağlamak’ olarak nitelendirebiliriz. Peki, bunun yanlışlığı, varsa doğruluğu nedir? Muhakkak, hızlı ve gelişmekte olan dünyanın milenyum üstüne nüfuz ettiği çağımızda, her türlü destek için görüşler almak, ortak fikirler silsilesinde pragmatik bir sonuca varmak adına danışmak ya da keşiflere katkıda bulunmak, global dünyanın su götürmez gerçeklerindendir.
Fakat, aynı fikirde olduğum Atilla İlhan’ın da dediği gibi: ‘’…Kültürel bakımdan Türkiye’nin kültürü ulusal olmalıdır. Türkiye ne yapıp edip kendi ulusal sentezini yapmak zorundadır. Osmanlı ve Selçuklu inanılmaz güzellikte bir ümmet kültür sentezi sunmuştur. Gazi, Dil Kurumunu ve Tarih Kurumu’nu bunlar için kurmuştur. Biz Batı kültürü, Batı kültürü deyip duruyoruz, oraya gidince Batı kültürünün olmadığını görüyorsunuz. Fransız kültürü, İngiliz kültürü, Alman kültürü, Amerikan kültürü var. Hepsi birbirinden çok farklıdır. Tek ortak değerleri; Hıristiyanlık. Onlar, Batı Hıristiyan Kültür çevresini oluşturmuş. Burada da bir Doğu Müslüman kültür çevresi var. Müslümanlık din olarak ayrı; ama bir de kültür boyutu var. Kültür olarak bunu bırakıp Hıristiyan kültüründen yararlanıp ulusal sentez yapamazsınız. O zaman ne oluyor aydınla halk arasında şimdi yaşadığımız karşıtlık çıkıyor. Halk aydını benimsemiyor, itiyor. Aydın da halkı benimsemiyor, bundan da gavur yararlanıyor. Aydını kullanıyor istediğini yaptırıyor. İşte görüyorsunuz; milyon dolarlar gönderip istediği gibi kullanıyor. Çünkü senin kendi değer ölçülerini ortadan kaldırıyorlar. Bu defa halk pusulasını şaşırıyor. Kültürsüzleştiriliyor…‘’
Görüldüğü üzere, Anadolu ve Türkistan/Orta Asya Kültürü tüm diğer dünya devletlerinin kültürel yapısı kadar geçiştirilmeden önemsenmesi gereken köklü ve büyük değersel bir sistematiğe sahip uyarlığın bir parçasıdır. İlkçağ -orta çağ -yeniçağ ve yakın çağ diye adlandırılan dönemleri atlayarak tarih aşan özelliğe sahip olan bu kültürün şimdilerde kendi değerlerini yitirme çağlarında olduğu bir devirdeyiz. Adına kültür emperyalizmi dediğimiz, oryantalizm ve popüler kültürle başlayan bu süreç ‘Medeniyetler Çatışması’ başlığı altında ve Batıdan gelen çeşitli ideoloji saplantılarıyla işlenerek her geçen gün katlanarak büyümüş ve kültürlerin değerleri, Avrupalılaşmak / Medeniyetleşmek adına bir potada eritilmeye mahkum edilmiştir.
Ülkeler arasında terakkiyet algılanan Avrupalılaşmaktan apayrı bir husus olup diğer halkları ‘öteki‘ ilan edip kendimizi ‘hami‘ sıfatıyla nitelendirip sınıflandırarak müdahaleler ve dayatmalar şekline gösterilmemelidir. Aksi halde uluslar arası başlayan ‘gelişmişlik‘ ve ‘gelişmemişlik’ gibi tasnifler bireyler arasında telafi edilemez zıt kutuplaşmalara yol açacaktır. Tüm kültürel unsurları tek bir potada eritmek ve bunun adına da ‘demokratikleşme’ ve ‘medenileşmek‘ demek batının soğuk savaş sonrası en önemli siyasi üretimlerinden biri olmuştur. Öyle ki bu doğrultuda Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ‘’İnsan Hakları Beyannamesi’’ bile kullanılarak ‘’hak/hukuk’’ tartışmasında hukuk sadece Manga Carta’dan başlatılmıştır. 11 Eylül saldırısı sonrası değişen dünya politikasında demokrasiyi bilmeyen ‘doğu’nun kültürel değerlerini sömürmede, insan hakları evrensel beyannamesi kadar, yegane silahlardan bir tanesi de ‘değişim’ mesajları olmuştur.
Küresel dünyada söz sahibi olabilecek bir dirayete sahip olmanın yolları karşılıklı kurulan gönül bağlarıyla mümkünse, Türkiye bu ilişkiler dizinin tam olarak neresindedir, sormak gerekir. Platonik bir aşk gibi önümüzde duran NATO ve düşünülen Şanghay İş örgütü gibi bitleştirici unsur olarak düşünülen bu topluluklar, kendi değerlerimizden vazgeçip, değişim adına kültürel yozlaşmaya meydan verecek kadar kültürel unsurlar ayaklar altında mı olmalıdır düşünmek gerekir.
Hangi Avrupa’yı tartışmadan evvel, birebir Avrupa gibi giyinip, Avrupa gibi konuşmaya başladığımızdan beri ülkemizde laik ve anti-laikçiler, milletler arasındaki savaş hiç bitmemiş ve zamanla küreselleşmenin getirdiği ‘kendi değerlerimizden uzaklaşma sorunsalı’ dev gibi karşımda dikilmiştir Sonuç olarak, arkada bıraktığı tek şey kitlesel ve ruhsal problemler olmuştur. Kendi kimliğinden bir nebze dahi haberi olmayan, fark yaratma adına kendini sıfırlayan popülist genç ve kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan, kendine her yeni vaatler sunulduğunda izmler dünyasında seyrü sefere çıkmış olan yığınlar...Yine sonuç olarak evrenselleşen tek tip içtimai yaşam, aynı fabrikasyon hali…
Dün Çanakkale’nin geçilmez olduğu ibaresini sıkça dilimizden düşürmezken bugün kendimize bir müddet düşünme payı verdiğimizde inanılmaz gerçeklerle karşılaşmaktayız. Modernitenin getirdiği, Batı kültürünün dayattığı yaşam tarzı ve ideolojiler dizini kendimizden ödün vermekten öte bir ilerlemeye gidemeyecek kadar kısır kalmaktadır…Kaç asırlık kültür birikimleri popülarite altında pervasızca ezilmekte gerek yerli gerek yabacı entelijansiya tarafından nerdeyse inkar edilmektedir.
Sürekli değişen dünyada sadece popülizme göre hareket eden yapay davranışlar ve yaşam sitilleri sonucu oluşan kaygan kültürler, hangi sistemin cool-ları olduğumuzu sorgulamamız gerektiği gün yüzüne çıkarmaktadır. Dolayısıyla önümüze servis edilen çözümler ve çözümlerin toplumun kimyasal yapısına uygunluğu kontrol edilmeden enjekte edilmesi daha büyük komplikasyonlara sebep olabilme ihtimalini daima içinde barındırabilmektedir.
. Elbette ki sorgulanan kulluk, hizmet ettiğimiz sistemi karşımıza çıkarmakla, beraberinde sunulan alternatifler de sisteme karşı aldığımız tavır kadar tarafsızlığı gerektirmektedir. Bu tarafsız bakış açısıyla Batının ifade ettiği ‘şark kültürü’ sorunsalı ‘Batının oryantalist bakış açısı’ irdelenebilmelidir. Aksi takdirde fark etmeden ya temelsiz bir şeye hizmet ederiz ya da gereksiz taraf oluşturarak kavram kargaşasına ve zihin bulanıklığına sebep olan emoizm, feminizm, buizm şuizm gibi oxymoron kavramlarla uğraşmak mecburiyetinde kalırız.
Arşiv sayfasındaki benzer belgeleri bize bildirin.Sizin adınızla yayınlayalım.
Site Sorumluları:
bilgiislem@vatanbir.org