Anasayfa > Yazi Arşivi > Köşe Yazısı > 400 Yaşında Bir Seyyah
|
İnsan, günümüzde de olduğu gibi geçmişte yaşadığı sosyal hayatın dışında kalan yerlerin doğal güzelliklerini, coğrafi özelliklerini ve tarihi değerlerini görmek istemiş hep merak etmiştir. Geçmiş yüzyıllarda başka memleketler hakkında bilgi verme, insanların yaşama biçimini anlatma, tanıtma görevini daha çok seyyahlar yerine getirmiştir. Bu seyyahlar seyahatnameleriyle insanların bilgi sahibi olmalarına büyük katkıda bulunmuşlardır.
Bilindiği üzere, Evliya Çelebi’nin doğumunun 400’üncü yılı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından anma yılı takvimine alındı. Anma etkinlikleri gelecek yıl yapılacak. Edebiyat kültür tarihimizde önemli bir yere sahip olan Evliya Çelebi Seyahatnamesi ise birçok milletin dinî, tarihi, coğrafî ve kültürel yönüne ışık tutmasından dolayı yerli ve yabancı bilim adamlarının araştırmalarına konu olan değerli ve önemli bir eser olmuştur. Aynı zamanda millî tarih, edebiyat, kültür, örf ve adetlerin verilmesiyle birlikte dönemin manevi hayatına dair de bilgiler vermiştir. Görüldüğü üzere bekarlığın da verdiği rahatlıkla bir menzilden başka bir menzile uzun yolculuklar yapan E. Çelebi sayesinde 17. yüzyıl dönemi hakkında zengin ve paha biçilemez bir bilgi birikimine sahip olmuşuzdur.
Müellifimizin hayatı seyahatnameden alınan bilgiler çerçevesinde kaydedilmiştir. Zira, her ne kadar Evliya Çelebi hakkında çalışmalar yapılmışsa da tüm bu çalışmaların esas kaynağı yine kendi eseri olmuştur. 17. yüzyılda yaşayan, 80 yıllık ömrünün 50 yılını İstanbul dışı seyahatlerde geçiren Evliya Çelebi, Osmanlı sarayının kuyumcubaşısı olan Mehmet Zıllî Efendi’nin oğludur. Annesi ise meşhur Osmanlı sadrazamlarından Melek Ahmed Paşa’nın kız kardeşidir. Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak belli değildir. Eserinde de söylediğine göre Çelebi’nin soyu Ahmet Yesevi’ye dayanır, yakın ataları ise Kütahyalıdır.
Çelebi’nin bu kadar çok gezmesinin nedenini de yine onun eserinden öğreniyoruz. Kendisinin naklettiğine göre Hz. Muhammed tarafından ‘’Seyahat’’ ile müjdelenmesi, gördüğü yerleri kayıt altına alması ise Sa’d b.Ebû Vakkas’ın ‘’Gördüğün her şeyi kayıt altına al.‘’ demesi sebebiyle olmuştur. Kendi anlattıklarından ve verdiği tarihlerden anlaşıldığı kadarıyla 19 Ağustos 1630 (1040 Muharrem ayının aşure gecesi ) yılında yani medrese eğitimi esnasında bir rüya görür ve bu rüya onun hayatını değiştirir.
Evliya Çelebi, 19 Ağustos 1630’da Muharrem ayının aşure gecesi gördüğü bu rüyayı şöyle anlatır: ‘’İstanbul’da evimde bir gece uykuya dalmıştım. Birden kendimi Ahi Çelebi Camii’nin içinde gördüm. Caminin kapısı açıldı ve nurlu caminin içi nur yüzlü bir cemaatle dolup taştı. Nur yüzlü kişileri hayranlıkla seyre daldım. Yanımda bulunan zata, ‘’A sultanım mübarek isminizi buyurur musunuz’’ deyince o zat cennetle müjdelenen okçuların piri Ebu Vakkas oğlu Sa’d olduğunu söyledi. Derhal elini öptüm. Yine ‘’Sizin yanınızdaki zatlar kimdir’’ diye sorunca ‘’Bunlar Sahabe-i Kiram, Muhacirin, Ensar, Erbâb-ı Suffe ve Kerbela şehidleridir. Mihrabın sağında Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer, solunda Hazreti Osman ve Hazreti Ali’’ vardır dedi. Bunları doya doya seyredip taze can buldum. Mihrapta ise kâinatın efendisi Hazreti Peygamberimiz oturmakta idi. Namaz bitince Ebu Vakkas oğlu Sa’d Hazretleri elimden tutup beni Peygamber Efendimiz’in huzuruna götürdü ve dedi ki ‘’Sadık aşığın, Evliya kulun şefaatini diler’’ diye söyleyince derhal Hazreti Peygamber'in mübarek ellerinden öptüm. Fakat heyecandan ‘’Şefaat ya Resulallah’’ diyeceğim yerde ‘’Seyahat ya Resulallah’’ deyiverdim. Efendimizin yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. Peygamberimiz ‘’Allah’ım seyahati, şefaati ve ziyareti sağlık ve esenlikle kolaylaştır’’ diye dua ettikten sonra el-Fatiha dedi. Bütün camideki cemaat Fatiha suresini okuyup dua ettikten sonra camideki bütün mübarek kişilerin elini öpüp, hayır dualarını aldım. Ben de sonrasında Ahi Çelebi Camii'nden çıktım.’’
Onun seyahat etme nedenini sadece gördüğü bu rüyaya bağlamak da olmaz. ‘’Evliya Çelebi’nin çocukluğu ve gençliği, güngörmüş ve dönemin önemli olaylarını yaşamış kişilerin sohbetlerinde geçmişti. Bu sohbet meclislerinde anlatılan macera ve seyahat hikâyeleri, kendisinde seyahat etme merakını uyandırmıştı. Bilmediği ve görmediği yerler hakkında anlatılan her hatıra ve macerayı dikkatle dinlemişti. Bu merak, kendisinde yenilmez bir istek ve arzuya dönüşmüştü.
Çelebi’nin nüktedan, hoşsohbet, hal ehli, muhatabına göre söz söylemesini bilen, bir insan olduğunu, görüyoruz. Seyahatlerini kolaylaştıran ve birçok yeri rahat bir şekilde gezmesini sağlayan en önemli unsurlardan birisi de şehir dışına giden paşalarla ve devlet adamlarıyla arkadaşlık yapmasıdır. O, medrese ve Enderun eğitimi sayesinde devrin derin ilimleriyle donanmış bir yandan da tezhip, hafızlık, musikî, hat, beden eğitimi gibi alanlarda kendini yetiştirmiştir. Aynı zamanda vatanına, milletine, dinine bağlı, ibadetlerini zor şartlarda bile aksatmayan, haramdan uzak duran, tasavvufu bilen ve yaşayan dini bütün bir müslüman portresi de çizmektedir. Seyahatname’de seyahat aşkıyla dolu Çelebiyle gaza aşkıyla yanıp tutuşan Çelebi’yi de görürüz.
Seyahatname’nin hacmi on cilttir. İstanbul kütüphanelerinde beş ayrı yazma nüshası vardır.Tüm ciltlerin genel olarak muhtevası gezip görülen yerlerin sosyal ve kültürel durumuyla ilgili bilgi vermesinin yanında yerleşim merkezlerindeki tarihi binalar, câmiler, tekkeler, türbeler ve ziyaretgâhlar hakkında bilgiler; ayrıca padişahlar, sosyal ve siyasal vakıalar hakkında fazlaca malumat içermektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere Seyahatname’yi okuyan herkes, ilgi alanına giren meseleleri bulabilir. Bu yönüyle, seyahatname belli bir kesime değil de genel olarak bütün kesimlere hitap eden bir külliyat şeklindedir. Eser transkripsiyon ve tercüme hatalarıyla dolu güvenilmez baskıları haricinde gerçek okuyucusu ile henüz karşı karşıya gelmemiştir.
Evliya Çelebi’nin Seyahatname dışında ‘’Şaka-nâme‘’ adlı bir eserinin de olduğu söylense de bu esere rastlanmamıştır.
17. yüzyılda siyasi ve sosyal sahada yaşanan birtakım olumsuzluklara rağmen ilmî ve edebî sahada önemli gelişmelerin kaydedildiği bir sahadır. Divan edebiyatı bu yüzyılda yükselişine devam etmiştir. Güzel sanatlarda ve mimaride kayda değer gelişmeler yaşanmıştır. Şiirde ise Şeyhülislam Yahya tarzı, Sebk-i Hindi akımıyla yazan şairlerin tarzı ve Nâbî tarzı ekol olmuştur. Bu devrin en büyük şairi olarak ise Nef’î gösterilir. Bu dönemde medrese eğitiminin kalite ve başarısı ise kesintiye uğramıştır. Geçmişteki kadar derin bilgilere sahip âlimler olmasa da önemli ilim adamları yetişmiştir. Sultanahmet Camii, Yeni Cami, Bağdat köşkleri gibi mimarlık şaheserleri bu asırda yapılmıştır. Itrî ve Hafız Post gibi bestekârlar, Hafız Osman gibi hattatlar, Peçevî, Naima, Koçi Beğ gibi büyük tarihçiler Kâtip Çelebi gibi bilim adamları, Evliya Çelebi gibi seyyahlarımız ve daha niceleri, 17. yüzyıla eserleriyle silinmez damgalarını vurmuşlardır.
Arşiv sayfasındaki benzer belgeleri bize bildirin.Sizin adınızla yayınlayalım.
Site Sorumluları:
bilgiislem@vatanbir.org