E-Postanı gir

Kapat

Sonuç

Kapat

Lütfen bekleyin.

Davetli Üyelik

Bu site test sürecindedir.

Anasayfa > Yazi Arşivi > Söyleşi > Mümin Köksoy İle Yabancı Dille Öğretim Üzerine Söyleşi

Mümin Köksoy İle Yabancı Dille Öğretim Üzerine Söyleşi


22.11.2008,Yazar:Mümin Köksoy




Mümin Köksoy ile söyleşi...


VatanBir: Yabancı dilde öğretimi nasıl tanımlarsınız?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Her türlü öğretimde iki taraf vardır: biri öğreten-öğretmen, diğeri öğrenen-öğrenci. Bu iki taraf arasındaki iletişimi insanlığın en büyük başarısı olan dil sağlar. Eğitim dili iki taraftan birisinin ana dili değilse bu eğitime yarı yabancı dille eğitim diyoruz. ABD’de okuyan bir Türk öğrenci yarı yabancı dille eğitim görüyor diyebiliriz. Eğer eğitim dili her iki taraf için de ana dil değilse buna da tam yabancı dille eğitim diyoruz. Türkiye’deki üniversitelerde Türk hocaların Türk öğrencilere İngilizce olarak anlattıkları dersler tam yabancı dille yapılan eğitime bir örnektir.

VatanBir: Sizce yabancı dilde öğretim konusu açıldığında bazı aydın ve yazarlarımızın ısrarla efendim sizler dil öğrenmeye karşısınız görüşünü ön plana çıkarıyorlar? Yabancı dilde öğretimin bilimsel olarak savunulacak bir yanı var mıdır?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Küreselleşen dünyada bir veya daha çok yabancı dili bilmek çok önemlidir. Günümüzde özellikle İngilizce adeta uluslar arası bir dil konumundadır. Dolayısıyla uluslar arası her türlü ilişkide, yaygın bir yabancı dili bilmek Kişilere ve kurumlara çok büyük avantajlar sağlamaktadır. Bu bakımdan yabancı dil öğretimi her zaman teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Yabancı dil öğretiminin pek çok yolu ve yöntemi vardır. Yabancı dil öğreteceğim diye kültürel, mesleki ve akademik eğitim ve öğretim feda edilmemelidir. Her düzeydeki eğitim ve öğretim en iyi ve en verimli şekilde ana dilde yapıldığı tartışmasız bir gerçektir. Ayrıca ana dilde yapılan öğretimin sayılamayacak kadar sosyal, kültürel ve ekonomik yararları vardır. Her şeyden önce bir milletin varlığının ve bağımsızlığının korunması ve sürdürülebilmesi ana dilinin korunmasına ve geliştirilmesine bağlıdır. Ayrıca ana dille yapılan öğretim aynı şartlarda yabancı dille yapılan öğretimden hem daha kolay, hem de daha kalıcı ve daha kalitelidir. Sözünü ettiğiniz aydınlarımız yabancı dil öğretimi ile yabancı dille öğretimi bir birilerine karıştırılmamalıdır.

VatanBir: Cezayir'de ve Fas'ta Fransızcanın, Kazakistan ve Kırgızistan'da Rusçanın, Nijerya ve Tanzanya'da İngilizcenin hâkim dil olması, yabancı dilde öğretimin millî bağımsızlık ile birlikte değerlendirildiğinde neler söylemek istersiniz?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Bir milleti oluşturan en önemli öğe dildir. Çoğu zaman, özellikle geçmişte dil eşittir milliyet demektir. Dilini kaybeden bir millet önce bağımsızlığını sonra da milliyetini kaybeder. Tarihte bunun pek çok örnekleri vardır. Türk tarihi içinde Bulgarlar buna tipik bir örnektir. Bir Türk boyu olan Bulgarlar, VII. Yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinde Volga nehri boyunca yaşamaktayken bunların bir kısmı VIII. Yüzyılda batıya doğru göç etmişlerdir. Tuna Bulgarları denilen bu grup gittikleri yeni coğrafyada yaşayan Hıristiyan Sırpların etkisi altında kalarak önce dinlerini ve sonra da dillerini kaybetmişlerdir. Böylece asimile olarak Türklüklerini unutmuşlar ve günümüzdeki Bulgar halkını oluşturmuşlardır. Yakın coğrafyada yaşayan Türk soylu Gagavuzlar ise Hıristiyan dinine geçmiş olmalarına rağmen dillerini koruyabildikleri için milli kimliklerini kaybetmemişlerdir.

Yabancı dillerin etkisi ile bir ana dilin kaybolmasının 3 aşaması vardır. Bulardan birincisi ve başlatıcısı, yabancı dille eğitimdir. Her düzeydeki yabancı dille yapılan eğitim, ana dilin gelişmesini ve kolay kullanımını engeller. Elbette filolojiler gibi istisnalar vardır ve bunlar kaideyi bozmaz. Üniversitelerdeki yabancı dille yapılan eğitim ise ayrıca ana dilde olması gereken yeni mesleki, teknik ve bilimsel terimlerin üretilmesine ve yerleşmesine olanak vermez. Yabancı dille eğitim görmüş öğrencilerin büyük çoğunluğunun meslekleriyle ilgili terimlerin Türkçe karşılıklarını bilmediklerine veya kullanmada zorlandıklarına her kes tanıktır. Ana dilin kaybolmasındaki ikinci aşama yabancı dilin veya kelimelerin devlet bürokrasisinde de kullanılmasıdır. Yabancı dilde eğitim görmüş üniversite mezunlarının devlet bürokrasisinde görev almaları ve uluslar arası ilişkilerin çoğalmasıyla yabancı sözlükler, terimler ve kavramlar bürokrasi diline yerleşir. Devletle işi olan her vatandaşın bunları öğrenmesi ve kullanılması adeta zorunluluk haline gelir. Bunun ileri aşamasında ise yabancı dil bürokrasi dili haline gelir ve her türlü basın ve yayın organı (medya) da buna ayak uydurmağa ve hatta öncülük etmektedir. 70 yıl kadar süren Sovyetler Birliği döneminde, Orta Asya’daki Türk toplumlarının durumu bu aşamaya kadar gelmiştir. Şöyle ki Rusça bilmeden hiçbir kurumda eğitim yapılamaz ve hiçbir devlet dairesinde iş yürütülemez hale gelmiştir. Ne acıdır ki aynı alanda uzmanlaşmış iki Kazak profesör isteseler de bu alandaki bilimsel konuları ana dilleriyle ifade edemez ve tartışamaz duruma düşmekte; bu sebeple hemen tartışmayı Rusçayla sürdürmeye başlamaktadırlar. Ana dilin kaybolmasındaki son aşama ise maddi ve manevi baskı altında kalan sıradan halkın da yabancı dille konuşmaya zorlanmasıdır. Elit zümre denilebilen bütün okumuş kesim ile bütün bürokrasi ve devletle iş yürüten iş dünyası ana dili yerine yabancı dili kullanırken, yalnız ana dilini kullanan halk aşağılanmakta ve hor görülmektedir. Aşağılık duygusuna kapılan halk da ister istemez ana dili yerine yabancı dille konuşmaya yönelmektedir. Orta Asya Türkleri, işte tam bu aşamada iken Sovyetler Birliği dağılmış ve tekrar bağımsızlığını kazanan bu topluluklar ana dillerini kaybetmenin eşiğinden kıl payı ile kurtulmuşlardır. Cezayir’de, Fas’ta, Nijerya’da ve Tanzanya’da da durum buna benzemektedir.

VatanBir: Sizce yabancı dilde öğretimin yapıldığı ülkelerde, öğretim yapılan dilin evrenselliği propagandası bir tesadüf mü? Tarih boyunca Türkçe bilim yaparak yetişen İbn-i Sina, Farabi, Ahmet Yesevi, Ali Kuşçu, Uluğ Bey gibi kişiler bile Türkçenin bilim dili olduğuna yeterli bir kanıt değil midir? Türkçenin matematiksel bir dil ve türetebilme yeteneği olması bakımından bilim diline uygunluğu konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Bilim evrenseldir ve insanlığın ortak malıdır. Bu tespit doğrudur. Ancak “Bilim evrenseldir, İngilizce de evrensel bir dildir. Bu sebeple evrensel bilim dili İngilizcedir.” şeklinde bir yargı tamamıyla yanlış ve saçmadır. Bilimin ve bilim üretmenin belirli bir dili, dini, ırkı ve cinsiyeti yoktur. Dil, bilim yaymada, öğretimde önemlidir. Türk dili dillerin en eskisi ve yapı itibariyle en güçlüsüdür. Eklemeli bir söz üretme yeteneğine sahip oluşu sebebiyle Türkçenin matematiksel bir dil olduğu ve bu yönü ile İngilizceden bile üstün olduğu dilbilimciler tarafından ifade edilmektedir. Türkçenin Dünyanın en eski yazım dili ve en güçlü bilim dili olduğu Sümerologların araştırmalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu bir tesadüf değildir.

Sizin de belirttiğiniz gibi, Avrupa karanlık çağında iken Orta Asya, Türk bilim adamlarıyla ve Türkçe yayımlarıyla altın çağını yaşamıştır. Bugünkü Türkçe de bir bilim dilidir; ancak daha da geliştirilebilmesi için bilinçle işlenmesi gerekir. VatanBir: Türkçenin Farsçanın etkisine girdiği bir dönemde, bilim dili olarak Farsça kullanılırken Ahmet Yesevi'nin bu gidişata dur demesi ve Türkçe öğretim yapan okullar açması örneğinden yola çıkarsak, günümüz için "pir"imizden almamız gerekenler nelerdir?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Elbette alınacak dersler var. Günümüzde hem dini eğitimde, hem de her düzeyde ki bilim ve kültürel eğitimde ana dilimizi kullanmalıyız. İbadetlerimizde zorunlu görülen Kur’an ayetleri dışındaki, bütün din eğitimi ve dualar herkesin anlayacağı şekilde yapılsa ne kadar güzel ve ne kadar içten olur değil mi? Ahmet Yesevi bu güzelliği şöyle ifade eder.



Sevmiyorlar âlimler, senin Türkçe dilini
Bilgelerden işitse açar gönül ilini,
Ayet hadis anlamı Türkçe olsa anlarlar,
Anlamına erenler başı eğip dinlerler.
Miskin Kul Hoca Ahmet, yedi atana rahmet,
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçeyi

VatanBir: Yabancı dilde öğretimden kimler kazanç sağlıyor? Öğrencilerin herhangi bir kazancının olmadığını kitaplarınızdan bilimsel olarak kanıtlarıyla okuyoruz. Keza öğretmenler de anlatmakta zorlanıyor. Acaba yabancı dilde öğretim dolayısı ile dışardan getirtilen kitapların yayıncıları ve Türkiye'deki uzantılarının gizliden gizliye bir faaliyeti söz konusu olabilir mi?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Kitap yayımcılığı ve pazarlamacılığı, serbest piyasa ekonomisinin kuralları içinde arz ve talep dengesine göre yapılmaktadır. Talep olmazsa arz da olmaz. Talebi yaratan biziz. Komplo teorileri gibi bunda da dış güçlerin gizli bir parmağını aramak yanlış olur. Ayrıca içeriği yararlı ve yazımı kaliteli yabancı dildeki bilimsel yayımlara, ana dilde yapılan eğitimde de ihtiyaç duyulacaktır. Onlarla rekabet etmemiz, onların satışını engellemekle değil, daha iyisini, daha kalitelisini ve daha çoğunu yazmak ve yayımlamakla olur. Bizim en önemli sorunlarımızdan birisi budur. Bunun için “Bedensel Beyin Göçünü” durdurup, beyin ürünlerimizi uluslar arası kalite düzeyinde ana dilimizde yayımlamanın yollarını aramamız ve bunu maddi ve manevi yönden desteklememiz gerekir. Maalesef, Türk bilim adamlarımızın büyük çoğunluğu buna önem vermiyor ve özen göstermiyor. Kaliteli eser üretemeyince de yabancı dille eğitim yapanlara haklı bir gerekçe oluşturuyoruz. İşe öncelikle Türkiye’de ciddi olarak hakemli dergi çıkartmaya ve bu dergilerde ciddi bir hakem süzgecinden geçirilmiş özgün bilimsel araştırma makalelerini yayımlamalıyız. Fen bilimlerinde bu konuda epeyce bir gelişme varsa da, sosyal bilimler bu konuda epeyce gerilerdedir. Hakemli dergilerde Türkçe olarak yayımlanan makaleler artıkça daha kaliteli bilim kitaplarının yazılımı da hızlanacaktır Bu konuda ben YÖK’teyken başlatılmış olan çok ciddi çalışmalar ve kurulmuş olan mili komiteler, tam uygulamaya geçerken yabancı dilciler tarafından engellenmiştir.

VatanBir: "Bedensiz beyin göçü" kavramı size ait. Kanımca 3 kelime ile pek çok şey ifade ediyor. Bedensiz beyin göçü kavramını biraz daha açar mısınız? Bir beyin bedenden ayrı olarak nasıl göçebilir? Bu göç ana dilde öğretimi nasıl baltalamaktadır?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Bedensiz beyin göçü çağımızın sömürü düzenidir. Gelişmiş ülkeler kölelik döneminde gelişmemiş ülkelerden getirdikleri insanların kas gücünü, gelişmemiş ülkelerin ham maddelerini ve işçi emeklerini ucuz bir şekilde kullanarak kas sömürüsü, emek sömürüsü ve ham madde sömürüsü yapmışlardır. İkinci Dünya Savaşından sonra da gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin yetişmiş insanlarını ülkelerine kabul ederek öncekilere göre yeni bir sömürü türü olan Beyin sömürüsünü eklemişlerdir. ABD’de 1975 yılında kurulan Institute for Scientific Information (ISI) ile birlikte yeni bir sömürü düzeni kurulmuştur. Ben bu düzene Bedensiz Beyin Göçü veya Bedensiz Beyin Sömürüsü diyorum. Çünkü bu sömürüde önceki beyin göçünden farklı olarak, gelişmekte olan ülkelerdeki bilim adamlarının ve bakmakla yükümlü oldukları kişilerin bilim üretiminde bir işe yaramayan fakat beslenme, bakım ve tedavileri için büyük masraflar gerektiren gövde ve mideleri gibi masraf kaynağı bütün organları kendi ülkelerinde bırakmaktadırlar. Gelişmiş ülkeler yalnız ve yalnız inanın en değerli organı beyninin ürünü olan çok değerli bilimsel araştırma ve düşüncelerini hiçbir bedel ödemeden ithal etmektedirler.

VatanBir: Bedensiz Beyin Göçünün Türkiye’ye maliyeti nedir? Bu göç ana dilde eğitimi ve bilim dili olarak Türkçeyi nasıl etkilemektedir?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Ciddi bir bilimsel araştırmanı ürünü olan bir makalenin maliyeti çok kaba bir tahminle Türkiye’de 20.000 dolar, ABD’de ise Türkiye’dekinin 10 misli daha fazla olup 200.000 dolar dolayındadır. Buna araştırmacılara ödenen ücretler ile laboratuar, elektrik, haberleşme, bina… vs gibi her türlü alt yapı ve destek hizmetleri dahildir. Bu rakamı dileyen kendince daha makul bir rakam ile değiştirebilir. 2005 yılında uluslar arası dergilerde Türkiye 17.188 adet makale yayımlamıştır. Yukarıdaki maliyet varsayımlarına göre, bu makalelerin Türk toplumuna maliyeti 17.188 x 20.000 = 343.760.000 dolardır. ABD yönünden bakılırsa bu makalelerin ABD bütçesine katkısı 17.188 x 200.000 = 3.437.600.000 dolardır. Başka bir ifade ile 2005 yılında Türkiye’den ABD’ye yaklaşık 350 milyon dolarlık bilim ürünü hiçbir bedel ödenmeden transfer edilmiş, benim tabirimle kaçırılmıştır. ABD maliyesi yönünden bunun karşılığı 3,5 milyar dolardır. İşte ben bu olaya “Bedensiz Beyin Göçü” , yapılan işleme de “Bilim Kaçakçılığı” diyorum. YÖK ve Üniversitelerimiz yurt dışında yapılan bilimsel yayınlarımızın sayısının 1996 yılında 2.917 makale (dünya sıralamasında 32.) iken, 2005 yılında 17.188 makaleye (dünya sıralamasında 19.) çıkartmakla övünmektedirler. Bu bir bilim kaçakçılığı ise, övünülecek bir şey değildir. Bu bedensiz beyin göçünde Türkiye’nin ne kazandığının ve ne kaybettiğinin muhasebesinin iyice irdelenmesi gerekir sanırım. Bana göre Türkiye büyük bir kayıp içindedir. Mali yönünü bir kenara bıraksak bile, bana göre Türkiye’nin en büyük kaybı ülke kalkınmasının geciktirilmesi ile ana dilde eğitimin baltalanması gelmektedir. Çağımız bilgi çağı ve kalkınmanın en önemli itici gücünün bilgi üretmek olduğunu biliyoruz. Günümüzde kitap bilgilerinin 3–5 yıl içinde eskidiği kabul edilmektedir. Bu nedenle özellikle üniversitelerdeki eğitimin bilimsel dergilerdeki taze veri ve bilgileri araştırarak yapılması önerilmektedir. Yabancı dilde yurt dışı dergilerde yayımlanmış makalelere ne kadar Türk öğrenci ulaşabilir? Ulaşsa bile bu makaleleri elde etme ve tercüme ettirmenin maliyeti ne kadardır? İster kendi tercüme etsin, isterse başkasına yaptırsın bu tercüme işlemindeki bilgi ve zaman kaybının miktarı hiç düşünülüyor mu acaba? Bu makaleleri yurt dışında yayımlamakla Türkçenin bilim dili olarak gelişmesi ne kadar baltalanmaktadır? Bu ve bezeri soruların cevapları araştırıldığında, kendi bilim adamlarımızın ülkemizde ürettiği bu çok değerli bilimsel araştırma sonuçlarının yurt dışında yabancı bir dille yayımlamanın ortaya korkunç bir tablo çıkacağını düşünüyorum.

VatanBir: Y.Ö.K. ve üniversite yönetimlerinin İngilizce bilimsel yayın zorunluluğu koyması sebebi ile Türkçe kaynakların yetersizliği sonucu yabancı dilde öğretimin faydalı ve gerekli olduğu savunuluyor. Burada bir kısır döngü söz konusu değil mi? Türkçe kaynağın olmaması zaten öğretimin Türkçe yapılmamasından kaynaklanmıyor mu? Bunun yerine yabancı kaynaklar belli merkezlerce çevrilse ya da öğrenciler mesleklerine göre gereken dili öğrenseler, tarihte Roma'nın ve Abbasiler'in bu yöntem ile kalkındığı örneklerinden de yola çıkarak, ülkemizde büyük bir bilimsel atılımın yapılması olasılığı çok yüksek değil mi?

Prof.Dr.Mümin Köksoy: Yukarıda da belirttiğim gibi, temel sebep, günümüzdeki Türk bilim adamlarımızın büyük çoğunluğunun gerek içerik gerek sunum açısından kaliteli kitap ve makale yazma alışkanlığının olmayışından kaynaklanıyor. Yakın zamana kadar hocalar öğrencilerine not tutturmakla yetindiler. Daha sonra teksir dağıtma modası çıktı. Günümüzde ise her hoca kendi kitabını üniversitesinde bastırıyor ve öğrencilerine yalnız bu kitabı tavsiye ediyor. Bu nedenle ortalıkta aynı konuda pek çok kitap bulunuyor ama hiçbirisi yurt dışındaki kitaplar kadar kaliteli olamıyor. Herkes kitap yazamaz ve yazmamalıdır da. Akıcı bir üsluba sahip ve konuya her yönüyle hâkim bir veya birkaç kişi birlikte bir kitap yazabilir veya tercüme yapabilirler. Bu kişilerin kitapları ilgili bütün bölümlerde ders kitabı olarak ya okutulmalı veya tavsiye edilmelidir. YÖK ve Üniversitelerarası Kurulun desteği ile her ana bilim dalı kurullarında ders kitapları ve hakemli dergiler konusunda ciddi çalışmalar yapmalıdırlar.

Sitemizde yayınlanan yazıların tüm sorumluluğu yazara aittir.

Yazarın diğer yazıları

  • Mümin Köksoy İle Yabancı Dille Öğretim Üzerine Söyleşi(2354)
  • Rastgele yazılar

  • Türkiye - Çin Politikası ve Doğu Türkistan(3636)
  • kanalANKARA(3492)
  • 5 Milyon Dolarlık Ödül Öldü(1343)
  • Hukuken Doğru Siyaseten Yanlışmış(628)
  • Monopoly de Ki İsim Suriye(1581)
  • YÜZYILLARIN ORTAK DEĞERLERİ(792)
  • En İyi Propaganda “İnkar” İmiş Öyle Mi?(741)
  • ‘Sandık Kafalı’ Olmak İle Ufkun Ötesine Bakmak Arasındaki Fark!(1648)
  • Topal İhanet(2682)
  • Başbuğ'un Vasiyeti Neydi?(1519)




  • Arşivin Kaynağı: VatanBir Türkçe Öğretim Takımı

    Sayfa Başı Tavsiye Puan: 0, Okunma: 2353

    Henüz yorum eklenmemiş..

    Sitemize giriş yapmamışsınız, üye iseniz giriş yapınız. Aksi halde misafir yorumu yapabilirsiniz.


    Fikir paylaştıkça çoğalır, güzelleşir siz de bu haber hakkındaki görüşlerinizi VatanBir kullanıcıları ile paylaşabilirsiniz.
    Yorumlarınızda kişi ve kurumlara hakaret içeren ifadeler kullanmayınız.
    Güvenlik kodunu giriniz: Güvenlik kodunu okuyamıyorsanız tıklayın.

    Belgeyi Sen bildir "Yayınlansın"
    etkili olsun.

    Arşiv sayfasındaki benzer belgeleri bize bildirin.Sizin adınızla yayınlayalım.


    Üye Girişi yapınız

    Encok belge ekleyen 5 kişi

    Encok yorumlanan son 5 dokuman

    • XHTML
    • Ajax
    • CSS
    • Javascript
    • PHP 5.1.2

    Site Sorumluları:
    bilgiislem@vatanbir.org

    Her hakkı saklıdır, kaynak gösterildiği takdirde kullanabilirsiniz
    © vatanbir.org 2005-2008

    Yazılım & Teknik Destek: HTBilgi

    Google Siralamasi