E-Postanı gir

Kapat

Sonuç

Kapat

Lütfen bekleyin.

Davetli Üyelik

Bu site test sürecindedir.

Anasayfa > Yazi Arşivi > Köşe Yazısı > '' Çiçek Bizim Dilimizdir. ''

'' Çiçek Bizim Dilimizdir. ''


15.05.2011,Yazar:Emine Kızıltaş




Doğadan bir mesaj var: '' Çiçek Bizim Dilimizdir. ''


Yazın dünyasında bilhassa Türk Divan Edebiyatı’nda birtakım kavramları dile getirmek için kullanılan kalıplaşmış sözlere verilen mazmun adı Arapça ‘ zımn ‘ kökünden gelir. Zımn saklamak, mazmun ise saklanmış anlamını taşır. Yine Klasik Edebiyatımızda aşk işlenmesi neredeyse zorunlu olan bir konudur. Şairlerin neredeyse birçoğu aşk temasını şiirlerinde işlemektedir. Zira, Divan Edebiyatı aşk, sevgili ( maşuk ), seven ( Âşık ) ve rakip arasında geçen olaylar silsilesinden bahseder. İradeyi elinde bulunduran sevgili âşık için daima bir sultan ya da sahip sıfatındadır. Âşık ise onun karşısında daima bir kul, köle veya geda hükmündedir.  

 

      Şairler, yüzyıllarca yazdıkları şiirlerde sevgiliyi anlatmak ve betimlemek adına akıllarındaki bulundurdukları tüm hususiyetleri tek bir afette ve güzelde birleştirerek anlatırlar. Anlatılan sevgili onu anımsatan birçok motifle birlikte var olmuş ve şairin yazdığı şiir ise bir güzel üzerine yazılan mazmunlar ağını oluşturmuştur. Bu güzelin çeşitli tavır ve durumlarını kısacası nazı ve edasını ortaya koymak için en az sevgili kadar güzel çiçek benzetmeleri hemen hemen tüm divan edebiyatı şairleri tarafından kullanılmıştır. Çiçekler, tüm medeniyetlerde olduğu gibi divan şairleri, İslâm medeniyeti ve Osmanlı - Türk kültüründe de taşıdığı nevi manalar itibariyle önemli bir yere sahiptir.

 

     Divan şiirlerinde her biri sevgilinin her hangi bir şeyine benzetilen onlarca çiçek çeşidi bitkisel özellikleriyle de uyumlu olmak şartıyla başta insan uzuvları olmak üzere pek çok somut ve soyut öğelerle ilişkilendirilerek dile getirilmiştir. Bu çiçeklerden bazıları; nergis, gül, lâle, sünbül, yâsemîn, menevşe, reyhân, sûsen (süsen), erguvân, karanfil, nîlûfer, şebbû (şebboy), za’ ferân (safran), zanbak (zambak), buhûr - ı meryem, leylâk, merzengûş, sedâb (sedefotu), lisânü’s - sevr (sığırdili) ve daha niceleri olmuştur.

 

     Şiir, eski dönemlerde hayatın yarısı demek idi. Şiir gibi söylenmeyen bir sözü söylemenin de dile getirmenin de neredeyse bir anlamı yoktu. Ritmik sözlere dökülen ve şiirde dile getirilen hayat, gönülden kopan lirizmde hiçbir zaman uzak olmamıştır. Bilindiği üzere Divan şiiri kültürünün temel taşlarından bir tanesi de bitki ve çiçekler, yani doğadan gelen mesajlar ve doğaya yüklenen imgelemler olmuştur. Divan şairlerinin her biri de bu güzelliklere faklı işlevler ve görevler yüklemişlerdir.

 

      Mesela, yüzyıllardır çiçeklerin şahı olarak bilenen güzelliği ve zarafetiyle gönüllerde saltanat süren gül, diğer adıyla verd, nesrîn, nesteren sevdalarda, şiirlerde, şarkılarda şairlerin dilinde âşıkların mâşuğu olmuştur.

 

      İslâm içre yaşayan bir Müslüman için peygamber Hz. Muhammed’i, bir Hıristiyan için haç işaretinde bulunan, Hz. İsa resminin üzerindeki şekiller vasıtasıyla saflığı, bir Yunan için Afrodit’i, temsil etmiştir. Gül, Klasik Türk şiirinde değişik vesilelerle sevgili, Hz. Muhammed, diğer din ve devlet büyükleri gibi şahısları; sevgilinin yanağı, yüzü ve dudağı gibi uzuvları, cennet, Kurân-ı Kerîm, ümit, tebessüm, mutluluk, muhabbet, şiir gibi olumlu ve soyut kavramları ifade etmiştir.

 

‘’İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir. ‘’ hadis-i şerifine mazhar olduğu söylenilen Osmanlı padişahı Fatih sultan Mehmet, bir bahar, yani gül mevsimi başlangıcında dünyaya gelir. Sabah namazını henüz kılmış olan babası Murad Han, bahçesinde açan Muhammed gülüne, yine Hz. Muhammed’in adını verir ve ‘’ Şehzade Mehmed’’imin kudümünün şerefine aleme gül-ab-ı meserret saçılsın! ‘’ diye emreder.

 

       Gülün çağrıştırdığı olaylardan bir tanesi de Hz. İbrahim’in Nemrud tarafından ateşe atılmasıdır. Hz.İbrahim, Nemrud’u Allah’a iman etmeye davet etmiş; Nemrud ise bu teklifi geri çevirerek Hz. İbrahim’i ateşe attırmıştır. Fakat ateş Hz. İbrahim’e herhangi bir zarar vermemiş ve gül bahçesine dönüşmüştür. Bu yüzden gül, cennet çiçeği olarak da bilinmektedir.

 

     Türk kültür hayatında da önemli bir yeri olan gül adına birden fazla atasözü dahi söylenerek milletimiz içinde yer edinmiştir. Ayrıca, mutasavvıflara göre ise gül, gönülden meydana gelen bilginin neticesi ve meyvesidir.

 

      Gülün rengi ile ilgili bir rivayete göre bir zamanlar kırmızı olmayan gülün rengi daha sonra efsanevi gül ve bülbül aşkıyla kendi rengini almıştır. Bağrı ateş-i aşkla yanan bülbül yüreğindekileri güle şakısa da gül bülbüle hiç yüz vermezmiş ve bu naza dayanamayan bülbül gidip gülün dalına konuverirmiş. Gülün dikenleri aşığımızın gövdesine batınca akan kanlar gülün dibine dökülüvermiş akan bu kanlarsa gülün köklerinden damarlarına sirayet etmiştir ve gül, o günden sonra hep kırmızı açmaya başlamıştır.

 

       Gül ile ilgili en yaygın âdetler gül suyunun (gülâb) yapımı ve kullanımıyla ilgilidir. Gül suyu yapılırken yüksek ısıdan yararlanılması, Edirne ve Şam’ın gül suyu üretim merkezleri olması, ağzı gül suyu ile yıkamak ve temizlemek, yüze ve elbiseye gül suyu sürmek, saçı gül suyu ile yıkamak, gül suyuna başka kokular eklemek, ölülerin üzerlerine gül suyu serpmek, gül suyunu şişede saklamak vs. Ayrıca, gülden gül yağı (revgân-ı gül) üretilmesi, güllaç yapımında gül suyunun ve gülün taç yapraklarının kullanılması, gülden şerbet yapılması gibi alışkanlık ve geleneklerle karşılaşılmaktadır.

 

     Gülden hemen sonra Klasik Türk şiirinde en çok rastlanan çiçek lâledir. Ahmet KARTAL’ın ‘’Klâsik Türk Şiirinde Lâle’’ adlı kitabında lâle kelimesi hakkında şunlar söylenmektedir:

 

      Batı dillerinde lâle (tulip) adını, sarık manasına gelen Farsça ‘’tülbend’’ kelimesinden almıştır. Tulip kelimesinin kullanımı hakkında Turhan Baytop şöyle demektedir: ‘’ Bugün Avrupa ülkelerinde lâle için kullanılan tulip veya tulipe kelimesinin aslı O.G. Busbecq’in hatıratına dayanmaktadır. Busbecq bu bitkiye ‘’Tulipan’’ ismini verdiğini yazmış. S.W. Murray bu ismin Türklerin başlarına sardıkları ‘’ Tülbent’’ ile ilgili olduğunu, O.G. Busbecq ile tercümanı arasında meydana gelen bir yanlışlık sonucu ortaya çıktığını söyler. ‘’

 

     Anadolu’da 12.yüzyıldan itibaren el sanatlarında süsleme motifi olarak kullanılmaya başlayan laleyi, şiirlerinde kullanan ilk şair de Mevlana Celaleddin-i Rumi olmuştur.

        Lale sadece yetiştirilmekle kalmamış, mimariden edebiyata, çiniden kumaşa kadar birçok üründe lale desenleriyle bezenmiş. Lale bahçeleri anlamına gelen lalezarlar, saray ve konakların en itinalı ve en gözde yerleri olurken, lale için yazılan şiir ve nesirler Lale-name denilen risalelerde toplanmıştır.

       Klasik Türk şiirinde 16. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türleridir. Yabaniliklerinden dolayı da “taşralı”dırlar. Usul erkân bilmez bir çiçek olarak düşünülen lâle,  bir bakıma utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür

        Ortasındaki karalığı ile lâle, üzerinde ben olan bir yanaktır. Sevgilinin yanağı aşığın gözyaşları laleden daha kırmızıdır. Divan şairinin sözünü ettiği lâle çok zaman ‘şakayık’ denilen gelincik lalesidir. Bu konuda İskender Pala şöyle bir tanımlamada bulunur: ‘’ Şekil yönünden kadehe benzeyen lâle, şarap, kan, la’l, kase-i mercan, cam, şem, çerağ, kanlı kefen, al sancak vs olabilir. ‘’

      İslâm medeniyeti için de lâlenin ayrı bir önemi vardır. Lâle ile Allah arasında farklı bir münasebet vardır. Arapça yazılış itibariyle ‘’ Allah ‘’ kelimesinde dört harf vardır:  Elif, iki lâm, hâ. Elif alınacak olsa Lillâh (hak için), birinci lâm alınacak olsa Lehû (onun için), ikinci lâm da alınacak olsa Hû (O) kalır. Elif Hakk’ın zâtına, birinci lâm aklın sûretine, ikinci lâm ruhun sûretine, He nefsin sûretine delâlet eder. Arap harfleriyle lâlenin yazılımı Allah kelimesiyle aynı harflerden oluşmaktadır ve her ikisinin de ebced hesabıyla karşılı 66’dır. Allah kelimesinin ilk harfi olan elifl lâlenin tek dallı bir çiçek olması arasında da bir münasebet söz konusudur. Lâlenin tevhid inanışıyla ilgili bir özelliği vardır: Lâle soğanı dallanmayıp sadece bir sap ve bir çiçek verdiğinden tevhidin de bir sembolü olarak görülmüştür. Yine Arap harfleriyle lâlenin tersten okunuşu hilal’dir ve hilal İslâmiyet’i simgeleyen bir remizdir.

     Daha evvel de lâle bahçeleriyle ilgili halk arasında söylenegelen bir hikâye de Mimar Sinan ve Selimiye Camii ile alakalıdır: Bu hikâyeye göre Sinan, Sultan ikinci Selim’in isteği üzerine Edirne’nin en yüksek tepesine bir camii yapacaktır. Fakat özel bir mülk olan bu arazi bir lâle bahçesidir. Sultan kendi mülkünü satmak istemeyen bu adamdan nihayet bu arsayı alır ve Sinan Selimiye Camii’ni yaptıktan sonra camiinin ortasına ters bir lâle yerleştirir ki bu motif arsanın bir lâle bahçe olduğunu, ters olması ise sahibinin tersliğini anlatır. 

      Asıl memleketi İstanbul olan pembelik için Ahmet Hamdi Tanpınar ise “İklimimizde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır” demiştir.

 

      Haluk Dursun ise, “Boğaziçi’nde Erguvan Bayramı” adlı bir yazısında erguvanla ilgili duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: ‘’Erguvan denince akla, önce İstanbul ve hassaten Boğaziçi gelir. Bu imparator şehrimiz M.S. 330 yılında Constantinus tarafından kurulduğunda, başka bir deyişle surlar bitirilip şehrin açılışı yapıldığında, mevsim, erguvan mevsimiymiş. Tarihçiler, bu günü 11 Mayıs olarak kabul ederler.’’

 

     Erguvanın Eski Mısır’dan Anadolu’ya, Amerika yerlilerinden Şamanlara kadar oldukça geniş bir inanç ve mitoloji coğrafyasına yayıldığı bilinir. Özellikle erguvanın renginin birbirinden değişik sembolik anlamlarla yüklü olduğu araştırmacılar tarafından tespit edilen bir husustur. Örneğin, Eski Mısır’da ve Roma’da asalet sembolü olması gibi. Öyle ki Roma’da erguvanî pelerini ancak imparatorların giymesi söz konusu olabilirmiş. Ayrıca Hz. Harun’un efodunun renginin erguvanî kırmızı olması ve Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce ona erguvanî renkli bir giysi giydirilmesi gibi.

 

      Hırıstiyan kültüründe müstakil kitaplara konu olan Erguvan ağacı efsanesi vardır. Bu efsaneye göre: “Erguvan ağacı İngilizce konuşulan ülkelerde, Judas Tree yani Yahuda’nın ağacı olarak bilinir. Yahuda,  İsa’yı ele verdikten sonra kendini erguvan ağacına asmıştır. Ağacın dallarının çarpık çurpuk biçiminin bu olaydan kaynaklandığı anlatılır. Aynı efsanenin başka versiyonlarında ise, ağacın çiçeklerinin İsa’nın gözyaşlarını, çiçeklerin pembe renginin ise Yahuda’nın ihanetinin utancını yansıttığı rivayet edilir.

 

     Osmanlı devlet ricalinde gülün, özellikle 18.yüzyıl başlarında bir devre adını ve damgasını vuran lâlenin etkisi yanında, erguvanın belki de Bizans ve Hıristiyan geleneğinden izler taşımasından dolayı geri planda kalması ne kadar dikkat çekiciyse, özellikle Cumhuriyet sonrası Türk şiirinde oldukça zengin bir çağrışıma ve hayale konu olması açısından da aynı derecede önemlidir. 

 

     Gerçekte ergavân/erguvan Türk şiir geleneğinde, özellikle Divan şiirinde gül ve lâle kadar önemli bir yere sahip olmasa da yine de kırmızıya çalan pembemsi rengi ile gül ve lâle gibi şarap, kan, kanlı gözyaşı ve sevgilinin yanağı gibi birbirinden değişik tasavvura malzeme olduğu tespit edilmiştir. Divan şairlerinin erguvana bakışları ve değerlendirmeleri, gül, lâle, sünbül ve nergise bakış açılarından hiç de farklı değildir. Hatta tamamen aynı tasavvurla baktıkları rahatlıkla söylenebilir. Ancak erguvan, gül ya da lâle kadar yaygın ve her yerde görülebilen bir çiçek/ağaç olmadığı için onunla ilgili tahayyül ve tasavvurlarda belli bir oranda sınırlılık görülmektedir.



Sitemizde yayınlanan yazıların tüm sorumluluğu yazara aittir.

Yazarın diğer yazıları

  • Türkiye - Çin Politikası ve Doğu Türkistan(7194)
  • Kimin cool-larıyız ?(2415)
  • 400 Yaşında Bir Seyyah(2414)
  • '' Çiçek Bizim Dilimizdir. '' (6606)
  • Rastgele yazılar

  • Sanat(6845)
  • DERLER DERLER...(3231)
  • EN BÜYÜK TARİH GELECEKTİR(4527)
  • Dimdik Durmak... Diklenmek... Fransız Kalmak...(2108)
  • Hukuken Doğru Siyaseten Yanlışmış(1450)
  • GÜNDEMDEN NOTLAR(1980)
  • Bir Türk Gencinin Gözünden Türk Gençliği!(5685)
  • Eleştiri(2836)
  • Türk Dış Politikası'nda Rusya Eksikliği(4649)
  • DEVLETLER BİRBİRİNİ SEVMEZLER; ÇIKARLARI GEREKTİKÇE SADECE SEVER GÖRÜNÜRLER…(5400)




  • Sayfa Başı Tavsiye Puan: 0, Okunma: 6605

    Henüz yorum eklenmemiş..

    Sitemize giriş yapmamışsınız, üye iseniz giriş yapınız. Aksi halde misafir yorumu yapabilirsiniz.


    Fikir paylaştıkça çoğalır, güzelleşir siz de bu haber hakkındaki görüşlerinizi VatanBir kullanıcıları ile paylaşabilirsiniz.
    Yorumlarınızda kişi ve kurumlara hakaret içeren ifadeler kullanmayınız.
    Güvenlik kodunu giriniz: Güvenlik kodunu okuyamıyorsanız tıklayın.

    Belgeyi Sen bildir "Yayınlansın"
    etkili olsun.

    Arşiv sayfasındaki benzer belgeleri bize bildirin.Sizin adınızla yayınlayalım.


    Üye Girişi yapınız

    Encok belge ekleyen 5 kişi

    Encok yorumlanan son 5 dokuman

    • XHTML
    • Ajax
    • CSS
    • Javascript
    • PHP 5.1.2

    Site Sorumluları:
    bilgiislem@vatanbir.org

    Her hakkı saklıdır, kaynak gösterildiği takdirde kullanabilirsiniz
    © vatanbir.org 2005-2008

    Yazılım & Teknik Destek: HTBilgi

    Google Siralamasi