VatanBir Dergisi'nde yayınlanmıştır.
1. Atatürk’e ve Kurtuluş Mücadelesi’ne olan bu ilginiz nasıl başladı? Aileden gelen bir eğitim ile mi yoksa bireysel olarak mı bu duyarlılık oluştu?
Benim kuşağım zaten Atatürk döneminde doğup yaşadı, ben Atatürk’ü görmüş nadir insanlardan biriyim, çok talihli bir insanım. Ailemde bu konuda İstanbul’un işgalini görmüş insanlar olarak “kurtuluşun” ne anlama geldiğini bilen insanlardı. Öğretmenlerimizin bir bölümü Kurtuluş Savaşı’na katılıp dövüşmüş “gazi öğretmenlerdi”. Onun için biz bizden sonraki kuşaklardan daha farklı bir havanın içerisinde yetiştik, tabi bu ilgimiz vardı ama ben böyle anıları toplamak gibi bir çabanın içinde değildim. Bir arkadaşımızın öncülüğüyle Polatlı’dan Dumlupınar’a kadar yürüyüş yapmıştık orda başladı ben de bu anıları toplama merakı. Tabi anılarla kalmadım o dönemle ilgili hemen hemen bütün kitapları topladım, harita topladım, savaş alanlarını gezdim; o zamanlardan kalmış böyle toprağa karışmış nice şarapnel parçası, silah parçası onları bile topladım, fotoğraflar topladım. Sonra topladığım bu bilgiden senaryo olarak yaralandım, kitap olarak yararlandım en sonda bunu bir roman gibi öyküleştirerek anlatırsam gençlerin okuması için kolaylık olur diye düşündüm böylece yazdım ve yazınca da bitirip yayın evine teslim ettim.
2. Atatürk’ün yolundan uzaklaşan gençlerimizi yeniden bu yola çekmek için ne yapılabilir? Kitap bile okumayan gençliğin Söylev’i ve Atatürk’ün eserlerini okuması için neler yapılabilir?
Şimdi bu çocukları bu hale getiren kendileri değildir; bunun sorumlusu kendileri değil çevreleri, öğretmenleri, aileleri, devlet. Bizim eğitimimiz artık milli bir eğitim değil onun için çocuklarımıza bu milletin kuruluşunun destanını okullarımızda iyi anlatmıyoruz; eksik anlatıyoruz, noksan anlatıyoruz, o heyecanı vermiyoruz. Ayrıca 1960’tan sonra bir takım sahte tarihler çıktı bunlar tam tersine milli mücadeleyi olumsuz anlatıyorlar. Yani çocuklara o ruhu vermediğimiz gibi o bilinci de vermediğimiz için başkalarının kahramanlarına özeniyorlar ya da Osmanlı Tarihi’nin geçmiş günlerine dönüyorlar yahut işte ümmetçi oluyorlar. Bunlar sadece birkaç kişin birkaç öncünün birkaç vatanseverin gayretiyle düzelecek bir şey değil bu bir devlet sorunu onun için devleti yönetenlerin bu olaya çok ciddi yaklaşmaları çok derin düşünmeleri ve çok ciddi çözüm yolları bulmaları şart. Bu gidiş Türkiye’nin hayrına değildir.
3. AB’den birisi geliyor Atatürk’ün resimleri duvarlardan indirilmeli diyor, bu ve bunun gibi Atatürk karşıtı yaklaşımlara nasıl tepkiler verilmeli?
Biz milli refleksi zayıflamış bir toplum olduk çünkü milli bilincimiz zayıflatıldı işte ister hainlik deyin ister gaflet değin ama durum böyle oldu. Bu toplumun kendini bilmez adamlara gerekli tepkiyi göstermiş olması gerekirdi, göstermedik. Onlar da göstermemizin nedenini bir koyun sürüsü olmamıza bağlıyorlarsa bunu öyle yorumluyorlarsa yanılıyorlar. Şimdi Türklerin çok konuşması da tehlikelidir, derin sessizlik içinde olmaları da tehlikelidir Avrupa bunun her ikisini de bilir. Onun için Duff diye yazılıp “Daf” diye okunan adamın Atatürk’ün resmini indirilmesinin istemesini onun atası Lord George’nin yolunu izlediğini gösteriyor.
4. Geçmişte solcu olarak nitelendirebileceğimiz birçok kişi “Ulusallığa” yöneldi ve vatanları için sağ-sol demeden birlikte hareket edilmeye başlandı en azından böyle bir görüntü var. Sizce gerçekten ülke çıkarları için siyasi görüşler ikinci plana atılmaya başlandı mı?
Atılması lazım, 1. Büyük Millet Meclisi ki çok yiğit, çok vatansever bir meclistir. Resimlerine bakın üçte biri sarılıklı, üçte biri fesli, üçte biri kalpaklı bunlar aralarında ki dünya görüşünde ki ayrıntılarda kavgalarını sürdürdüler ama temel anlaşmazlıklarının hepsini ertelediler. Şimdi Türkiye yine aynı köprüden geçiyor, aynı kritik geçişteyiz onun için genel olarak böyle incir çekirdeğini doldurmaz uydurma birtakım sorunların içerisinde bulunduğumuzu görüyorum, gündemimizi Türkiye’nin ciddi sorunları doldurmuyor, uyduruk şeyler dolduruyor. Şimdi biz birtakım siyasi anlaşmazlıkları erteleyip AB’ye karşı bir, globalliğe karşı iki kenetlenmek zorundayız.
5. Gençlere Kuvay-ı Milliye ile ilgili bilgi edinmeleri için önerebileceğiniz kaynaklar var mı?
Ben kitabımı bunlarla ilgili kitaplardan, bir de kendi topladığım anılardan oluşturdum. Tabi ki var; Kuvay-i Milliye’nin kuruluşu hakkında Dr. Alev Coşkun’un kitabı, Türk Devrim Tarihi’yle ilgili olarak Şerafettin Tura’nın kitabı, o zaman ki İstanbul Hükümetleri’nin tartışılan durumu hakkında ki gerçekleri açıklayan Şina Akşin’in Mütareke Dönemi ve İstanbul Hükümetleri kitabı gibi kitapları öneriyorum. Bunların dışında özellikle “Sevr Anlaşması’nı” mutlaka okumaları gerektiğini söylüyorum. Bulamazlarsa benden istesinler, bunu okumadan olmaz. Şimdi bizim hakkımızda konuşanların ne dediğini iyi, doğru, sağlıklı, akıllı şekilde deşifre etmek istiyorsak Sevr Anlaşması’nı bilmek zorundayız. Aynı ağız.
6. Türk Silahlı Kuvvetleri, 29 Ekim dolayısı ile Kurtuluş Savaşı’na ait bazı görüntüleri arşivinden çıkardı ve halka sundu. Bu güne kadar birçok gerçek olay bize destanımsı biçimde anlatıldığından, anlatılanlar çocuklara bir süre sonra masalmış gibi gelmeye başlıyor... Örneğin çocuğunun üzerindeki örtüyü alıp merminin üzerine örten “Kahraman Türk Kadını” Elif bacı vb. kahramanlıların yer aldığı; insanları daldıkları uykudan uyandırabilecek bu görüntüler bu güne kadar neden gün ışığına çıkarılmadı?
Bilemiyorum onu ilgililere sormanız gerekebilir ama biz 30–40 yıldır gençlerimize anlatmıyoruz ki Milli Mücadele’yi yani bunu anlatmamakla çok büyük bir hata işlediğimizi şimdi görüyoruz. Milli duygusu, milli duruşu olmayan bir topluluk -bu ister sol bir topluluk olsun ister sağ bir topluluk olsun- kara, kuru kalabalık olur. Orda ki milli duruş dediğimiz şey milli bilinçtir yani vatanseverliğin özüdür. Bir toplulukta bu yoksa o topluluk yığın bile olamaz. İşte o tarz toplulukları çok kolay bir şekilde sömürgeleştiriyorlar, çok kolayca kullanıyorlar, kolayca tetikçi gibi kullanıyorlar, birtakım güçler geliyor bu insanları alıyor ta geçmişe götürüyor yahut birtakım maceralara sürüklüyor, parçalıyor, istediği gibi kullanıyor, ucuz işçi gibi kullanıyor, çok kolay pazar gibi kullanıyor, oraları bir sıçrama tahtası gibi kullanıyor. Yani bütün bunlara karşı bilinçli olmanın yolu o milli duruş, mili tarih bilinci; o olmadan olmaz, tarih bilmeden hiçbir şey yapılmaz.
7. Türk Kadını’nın kahramanlığından bahsetmişken bize “Türk Kadını’nın” Çanakkale Savaşı’nda ki yerinden bahseder misiniz?
Bizim hiçbir belgemizde Çanakkale Savaşı’na Türk kadınlarının katıldığıyla ilgili bir kayıt yok ama Prof. Dr. Mete Tunçoğlu Avustralyalı ve Yeni Zelandalı savaşçıların ailelerine yazdığı mektuplarda nişancı Türk kadınlarından, kızlarından bahsedildiğini bize duyurdu. Şimdi bunu çok ciddi araştırmak lazım, bu çok önemli bir şey; niye biz bunu kendi kaynaklarımızda görüp, bunları gün ışığına çıkartmadık. Sahiden bu doğru mu değil mi yani Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar herhalde hayal görmüyorlardı çünkü somut şeyler anlatıyorlar mektuplarında ama 3 tane 5 tane 10 tane Türk kadını oralara katılmış olabilir bu Milli Mücadele’deki o büyük katılımın işte ilk adımları olarak değerlendirilebilir. Üstelik o kadınlara nişancı deniyor, sonra bunlar çeteler oldular, yaya çete oldular, süvari oldular yalnız çete olarak kalmadılar yalnız şehit vermediler; cephe gerisinde inanılmaz büyük destanlar yarattılar bakınız 100.000 kişilik bir ordunun arkasında 100.000 kişilik bir de ikmal ordusu gerekiyor. İşte bunların yarıdan çoğu kadınlarımızdı. Kadınları Kurtuluş Savaşı’ndan siliniz geride zafer kalır mı çok şüpheli.
8. Kurtuluş Savaşının niteliği nedir? Neden Kurtuluş Savaşı bugüne kadar bize sadece düşmana karşı verilmiş bir mücadele olarak anlatıldı, neden “emperyalizme” karşı bir başkaldırı olduğu da söylenmedi?
Türkiye’de Atatürk’ten sonraki iktidarların liderlerinin büyük bir bölümü kendilerini Atatürk’ten daha akıllı, daha bilgili, daha vatansever zannettiler, yeni kurtuluş yolları aramaya çalıştılar işte bugüne geldik onarlın sayesinde. Bir dönemde emperyalizm solcuların kullandırdığı bir terimdir zannıyla yasaklandı hatta bir ara Demokrat Parti iktidara geldiği zaman zuhuri danışman adlı bir tarihçi Lozan’ı, İnönü Savaşları’nı da çıkartmıştı Demokrat Partililere yaranabilmek için öyle bir sahte tarih yaratmıştı. O dönemler geçti gitti şimdi doğruları söylemek zamanı. Emperyalizm değil yalnız, Milli Mücadele’nin niteliğinin bir tanesi de İstanbul yönetiminin işbirlikçi tavrına karşı “milli ihtilal” niteliği taşıması var, bu ikisi de uzun bir müddet anlatılmadı onun yüzünden de çocuklarımız kendi kahramanlarını bilmedikleri için yabancı kahramanlara taptılar uzun bir süre. Odalarını onların posterleri süsledi, şimdi yavaş yavaş Türkiye yeni baştan kendine gelmekte. Siz gençler kendi kahramanlarınızı artık bulup çıkartmak durumundasınız, biz anlatmaksak bile siz bunu araştırmak zorundasınız çünkü çok büyük bir destanın var olduğunu artık gördünüz. Bunun örtüsünü kaldırmak, bunun ayrıntılarına girmek mesela siz Mersin’de okuyorsunuz Çukurova ve çevresiyle, Antep’le, Maraş’la, Mersin’le ilgili binlerce olay var; bunlarla ilgili de çok güzel açıklamalar ve saygı duyulacak birçok kahramanımız var kadınlı erkekli. Biz sizden artık bu ayrıntılara inmenizi bekliyoruz desek çok mu olur?
9. 30 Ağustos’a ve Kurtuluş Mücadelesine dünyanın bakış açısı nedir?
O zamanki değimle söyleyelim mazlum milletler yani emperyalistlerin sömürdüğü milletler Mustafa Kemal’i “doğunun serdarı”, “doğunun kahramanı”, öncüsü olarak kutsadılar, ona çok önem verdiler, Türk milletine saygıyla baktılar. Mesela Hintli Müslümanlar -sonradan Pakistan’ı kuranlardır- bunlar para yardımı da yaptılar, manevi desteklerini de verdiler, Londra’ya gerekli baskıları da yaptılar; her yerde bu tâ Fas’tan Arabistan’a Suriye’ye kadar işte İran’dan ta Filipinlere kadar pek çok yerde Tük Milli Mücadele’si çok büyük bir hayranlıkla, saygıyla ve sonu iyi olsun diye herhalde çok büyük dualarla izlenmiştir. Bununla ilgili sempozyumlara katılan Tunuslunlar, Cezayirliler, Mısırlılar, Pakistanlılar var; söyledikleri insanın gözlerini yaşartıyor. O insanların, o tarihte Türk Milli Mücadelesi’ni nasıl izlediklerini yeni baştan hatırlamamızda fayda var. Bunlarda ki bütün iyiye doğru gidişin arkasında Türk Milli Mücadele’sinin ruhu yatıyor.
10. Ülkemizde çoğu kişide “Sevr Sendromu” olduğu söyleniyor. Sizce Sevr korkusu bir hastalık mı yoksa durum gerçekten o kadar ciddi mi?
Sevr’in bir hastalık olduğunu söyleyenler hasta, bunların hastalığının adını da koyayım derin rehavet, hiçbir şeyin farkında değiller, cahilliklerinin sefasını sürüyorlar. Sevr’i okumadan günümüzü hiçbir şekilde deşifre edemeyiz, Sevr’i bilmek lazım, Sevr’in bir takım maddeleri tabi ki kadit oldu yani artık geçerli değil, ileri de sürülemez ama Sevr’in bir ruhu var ki o emperyalist ruh sürüyor. Şimdi söyle söyleyeyim emperyalizm bitmedikçe Milli Mücadele de bitmez. Emperyalizm varsa Milli Mücadele de sürüyor demektir. Biz Milli Mücadele’yi kapatmadık, Milli Mücadele’yi bizim insanlarımız derin bir safiyet içinde bitti sandılar. Emperyalistler şimdi tekrar, defalarca, dalga dalga üstümüze geliyorlar.
Keşke çocuklarımıza ilkokuldan itibaren emperyalizmin ne olup ne olmadığını anlatacak dersler koyabilseydik. Şimdi Avrupa Birliği Sevr’de söyleyip yerine getiremediği Lozan’da
İleri sürüp gerçekleştiremediğini şimdi, yeni baştan söyler oldu. Eğer Sevr’i bilirseniz adamların dediklerinin anlamını çok rahat kavrarsınız, niyetlerini yakalarsınız, tetikte durusunuz ona da gerekli tepkiyi gösterisiniz.
11.Tam bağımsızlık günümüzde mümkün mü, tam bağımsızlık için nasıl mücadele etmeliyiz?
Bu tam bağımsızlığın tanımına bağlı. Bütün dünya için geçerli ortak bir tanım olduğu zaman bağımsızlık azalabilir çoğalabilir ama bütün dünya için geçerli olması koşuluyla. Yalnız Türkiye için, yalnız bir ülke için ya da yan yana gelmiş birkaç küçük ülke için tam bağımsızlığın tarifi değişiyor ama diyelim ki Amerika için ama diyelim İngiltere için değişmiyor, böyle bir şey yok. Hep beraber bağımsızlıklarımızın bazı bölümlerini birlikte daha mutlu yaşamak, barış içinde yaşamak için askıya almamız gerekiyorsa bütün dünya devletleri bunu birlikte aynı anda yaparlar, ötesi kandırmaca olur.
12.Atatürk öldükten sonra Atatürk devrimlerine ne kadar sadık kalındı? İnönü Atatürk devrimlerine ne kadar sadık kaldı?
İnönü Cumhurbaşkanı olduktan çok kısa bir süre sonra 2. Dünya Savaşı patladı ki çok zor günlerdi; benim çocukluğumun, ilk gençliğimin günleriydi. 2–3 milyonluk bir orduyu beslemek, ayakta tutmak, onun masrafına katlanmak olağan üstü zor bir olaydı. Savaş gelmiş sınırınıza dayanmış, bütün büyük şehirler karartma halinde, düşman uçaklarının nerden geleceği belli değil, herhangi bir düşmanın yani bize kimin tecavüz edeceği konusunda net bir bilgi olmamakla beraber bir de Almanya-Rusya arasında, Almanya-İngiltere-Fransa arasında böyle çok sıkıntılı günler geçirdiğimiz zamanlar. O günler içerisinde normal yürüyor fakat Türkiye’nin başka sorunları olduğu için Atatürk devrimlerinin ön planda olduğu o dönemde bunun korunması için özel bir tedbir alınması gerekmiyor ama savaş biter bitmez iki şey başladı. Biri, çok partili döneme geçilme dönemi başladı uyumuş olan karşı devrim uyandı; ikincisi, o zamanki iktidar CHP yani İnönü dönemi çok partili döneme geçerken devrimleri, Cumhuriyet’i bunların özünü koruyacak gerekli hukuki önlemleri almadı. Bu bir güven miydi, bir ihmal miydi bunu tarihçiler tartışıyorlar zaten. Ondan sonra da şekil olarak Atatürk devrimlerinin büyük bir bölümü kaldıysa da, yıpratıldığı, sulandırılmaya çalışıldığı kesin. Gözümüzün önünde oluyor, Osmanlı Tarihi’ni yıkan kafa şimdi Cumhuriyet’i zayıflatmak için çalışıyor tabi Cumhuriyet’i batırıp yerine saltanatı, hilafeti getiremeyeceğini muhtemelen biliyor ama Cumhuriyet’in başını ağrıtmaktan da özel zevk aldıklarını görüyoruz. Tarihin ırmağı tersine akıtılmaz ama bu ırmağı kirletiyorlar.
13.Bazı kişiler Atatürkçü yerine Kemalist sözcüğünü tercih ediyor, sizce iki sözcük anlam bakımından farklı mı?
Atatürk Kemalist sözcüğünü sevmiyor ama biz onun rızasıyla büyük milli hareketi Kemalizm diye adlandırıyoruz. Atatürkçülük Kemalizm’in Türkçesinden daha farklı bir şey biraz daha yumuşatılmış, sulandırılmış şeklinin adı sanıyorum. Yani Atatürkçü oldukları şüpheli insanların çoğunun Atatürkçülüğü kullandıklarını görünce, bu farkı insan daha iyi görüyor ama öbüründe sonundaki –izm eki Türkçe bir ek olmadığı için doğrusu beni tedirgin ediyor ama ben kendi adıma Kemalist ya da Kemalizm sözcüklerini kullanmayı tercih ederim ama alıştığım için zaman zaman Atatürkçülük de diyorum; ikisine de aynı içeriğin var olduğunu sayarak kullanıyorum, eşit kelimelermiş gibi kullanıyorum. Bunların arasından Atatürkçülük kelimesinin içeriğinin çok değiştiğini, çok sulandırıldığını, çok yumuşatıldığını yani gerçek Atatürkçülüğü temsil etmediğini de söyleyenlere bakarak zaman zaman görüyoruz.
14.Bazı kişiler Atatürk’e ait olduğu söylenen belgelerin veya yazıların tahrip edildiğini veya imzasının taklit edilerek farklı şekillerde sunulduğunu söylüyor. Bir araştırmacı olarak bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Atatürk’ün Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir falan gibi cümlesinin sahte olduğu kesin. Bir süre bu gerçek zannedilmişti ama sonra imal edildiği anlaşıldı ama bunun dışında Atatürk’ün söylemediği…
—Bursa Nutku’nun da sahte olduğu söyleniyor.
Bursa Nutku’nun doğru olduğunu kırk kişi kanıtladı. Buralarda sorun yok yani Atatürk’e ait anekdotlarda sahtelikler var. Olmamış şeyler uyduruyorlar, Atatürk’ün hayatına ait şeyleri uyduruyorlar. Atatürk düşmanları uyduruyor işte Atatürk’ü dinlerken aklını kullanamayanlar uyduruyor, batılı birtakım liderlere ait hikâyeleri Atatürk’e adapte ederek onu anlatmaya çalışıyorlar, Nasreddin Hoca’nın olmayan bir sürü Nasreddin Hoca fıkrası, Ömer Hayyam’ın olmayan bir sürü Ömer Hayyam şiirinde olduğu gibi Atatürk’ü temsil etmeyen bir sürü Atatürk anekdotu da var. Sözler konusunda o kadar problem yok çünkü yakın bir tarih bunlar belgeli zaten, tutanaklara bağlanmış, mecliste yaptığı konuşmaları nasıl değiştireceksiniz, ne buna ekleyebilirsiniz ne bundan bir şey çıkartabilirsiniz. Atatürk’ün söylev ve demeçleri var, kaynak yayınlar olarak bakın yanınızda duruyor 17 cilt -masasının üzerinde duran 17 ciltlik Atatürk’ün Bütün Eserleri’ni göstererek- işte Atatürk, işte Atatürk çok ciddi bir bilimsel kurum bu işleri yapıyor, bu konuda ki asıl hikâye Milli Mücadele’yle ve Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili söylenen yalanlar bunları yapanlara ben sadece yalancı demekle yetinmek istemiyorum daha ağır sıfatlar kullanmak istiyorum ama ayıp olmasın diye kullanamıyorum.
15.Günümüzde Atatürkçü derneklerin ve hareketlerin artmasının nedeni ne?
Büyük bir özlem içinde olduğumuz kesin. Yani Atatürk döneminin o ortalamasını söyleyeyim size nasıl Cumhuriyet ne yaptı kısaca onu söyleyeyim size, yıllık kalkınma hızı %9, tek bir dış borç yok, Merkez Bankası altın ve dövizle dolu, fabrikamız uçak yapıyor uçuyor, denizaltımız Marmara’da denize indirilebiliyor, ithalat ve ihracat arasında aleyhimize bir fark yok, bütçe açık vermiyor tam tersine fazlalık veriyor bugün varlığıyla övündüğümüz her şey ya o zaman yapılmış ya da o zaman düşünülüp yapıma hazır hale getirilmiş. Üstelik de bir kuruş kredi alınmadan, bir kuruş borç almadan yapılıyor tüm bunlar. Kendi yağımızla kavruluyoruz, kadınların önündeki bütün meslek yolları açılmış yani kadın yurttaş kabul edilmiş nihayet. Kadın sokağa çıkabilir hale gelmiş, kadın isterse bakan olabiliyor; 1920 yılında biri bunu söylese kadının milletvekili olabileceğini bunu söyleyeni mecliste kadın hastaları erkek doktorlarda tedavi edebilir, kontrol edebilir diyen kişinin başına gelen şey onun da başına gelirdi, döverler adamı. İnanılmaz bir mucize gerçekleştiriyor, batının namuslu bilginleri, namuslu düşünürleri Kurtuluş Savaşı’yla ondan sonraki şaşırtıcı büyümeye, inanılmaz gelişmeye “Türk mucizesi” adını veriyor. Biz bu Cumhuriyet’in nimetlerinin idraki içinde olmalıyız bunun kadrini çok iyi bilmeliyiz. İşte bu Osmanlı dönemine dönmek hülyası içinde yaşayan sanıyorum ki ruhen ve zihnen sorunlu vatandaşlarımız var, bunların kulaklarına tarih başka türlü fısıldandı; Osmanlı Tarih’i çok ciddi bir tarihtir, büyük bir tarihtir; Türk olarak o tarihle de iftihar ederim ama son yüz yılı hariç. Osmanlının yıkılıp çürüdüğü dönem, Osmanlı imparatorluğu titanik gibi batmak üzere, ölüme doğru gidiyor, o tarihte Avrupa’nın şamar oğlanı, yarı sömürge; o dönemin nesini özleyeceksiniz, özenecek bir yanı yok.
16.Sizce; Türkiye’de, Türk öğrencilere, Türk Öğretmenler tarafından, Fizik, Kimya, Matematik gibi derslerin İngilizce olarak anlatılması, yani kısaca yabancı dilde eğitim ihaneti daha ne kadar devam edecek? Sadece sömürge ülkelerinde görülen bu konu ile ilgili nasıl bir mücadele yöntemi izlenmeli?
Şimdi Şevket Süreyya Aydemir bir kitabında Atatürk’ten bahsederken diyor ki: “Atatürk hiçbir şey yapmamış olsaydı bile Avrupa karşısındaki şu aşağılık duygumuzu, tedavi etmekle, onu kökünden yok etmekle bir “milli kahramanlık” yapmıştı.” Şimdi görülüyor ki Atatürk bizim bu Avrupa karşısındaki aşağılık duygusunun kökünü kazıyamamış. Bu yeniden ortaya çıktı. Bunun yüzlerce belirtisi var, bir tanesi de bu birtakım dersleri yabancı dilde vermek. Çocuk ana dilini öğrenecek, çok iyi öğrenecek. Ayrıca zamanı gelince dersleri için değil doğrudan dil öğrenecek, yabancı dili. Üstelik ben size bir şey söyleyeyim mi tek dil artık milletler arası toplantılarda insanı zayıf bırakıyor, en az iki dil kabilse üç dil öğrenmek gerekecek. Bunu iyi kavramanın yolu anadili iyi öğrendikten sonraki aşamada olur bu, yani bu lisede olur özellikle üniversitede olur ama Biyoloji dersini, Fizik dersini, Kimya dersini İngilizce ya da Fransızca verseniz bunun pratik hayatta hiçbir anlamı yoktur. Siz İngilizceyi biliyorsanız Fizik terimlerini öğrenmek sizin yalnızca bir ayınızı alır. Bunun için senelerce çocukların kafasını karıştırmanın lüzumu yok, hele bu yabancı dilde eğitim yapanların yüzünden çocuklar bir de üniversite sınavına girmek için sil baştan bir de dershanelerde, kurslarda bir de Türkçe olarak öğreniyorlar, yazık değil mi bu çocuklara. İngilizce bildiğini unut, bunun Türkçesini öğren diyoruz onlara niye öyleyse İngilizce öğretiyoruz? Yani kimyayı İngilizce okuyunca çocuğun kimya bilgisi daha mı fazla oluyor, hiçbir şey değişmiyor, hiçbir şey değişmiyor. Üstelikte bu Türklerin o dillerde Türkçe terimler üretmesini de engelleyen çok ucuz, çok kolaycı bir yol. Sahiden bir sömürge alışkanlığı bu, bu dilleri öğrenirken eğer küçükten öğrenmeye başlıyorsanız onların metinlerini kullandığınız için ister istemez o kültürün etkisi altında kalıyorsunuz. Kendi kültürünüzü yeteri kadar içinize sindirmeden bir başka kültüre siz zihninizi ve yüreğinizi açmış oluyorsunuz, gençlerimiz adına bunu açanlar elbette ki gençlere iyilik etmiyorlar. Bu kolejler işin fiyakasına gidiyor ama asıl önemli soruna mutlaka değinmek lazım. Türkçeyi korumazsak; “Türkçe bir vatan”, Türkçe yoksa “vatan” da yok yani Türkçe iyi değilse vatan da iyi değil. Türkçenin bir vatan olduğunu hem tarih hem bir müze hem bir bugün hem bir gelecek, her şeyiyle “anadil” üstünde adı. Adam kebapçı açmış adı “the Hagi” (dı haci), genç olsam gider kavga ederdim şimdi utanıyorum o işleri yapamıyorum. Hem haci hem the nasıl oluyorsa işte the Marmara gibi var burada da bir tane İnegöl köftecisi, İnegöl’ü İngilizce yazmış. Böyle yapınca bizim çocuklarımızın ilgisini daha mı çok çekiyor zannediyorlar, Ankara’da üç beş kolej var diye. İstanbul’da Şişli’ye doğru biraz yürüdüm caddenin iki tarafındaki isimler, ne bileyim sarhoş gibi oldum. İstemediğim pis bir içkiyi içmiş gibi oldum ama dil üstüne çok gayret gösterirseniz bayağı sevmek gibi yurtseverlik gibi onu da aşağılıyorlar ona da karşı çıkıyorlar ya da biraz ileri gidiyorlar dil faşizmi, dil ırkçılığı gibi birtakım sıfatlara bağlıyorlar. Bunlar Türkiye’de yaşayan ama Türkçeyi, Türkiye’yi sevmeyen insanların lafları, bunların aklı bir karış havada.
17.Türkçeyi koruyabilecek bir Türkçe yasası neleri içermeli?
Tartışmalı bir konu bu. Bir dili yasayla da korumak kabil ama bu yasa çok akıllıca, çok incelikli, çok bilimsel olmalı, geleceği kucaklamalı, bütün olumlu olumsuz olasılıkları dikkate almalı o kadar kolay bir iş değil bu. Sanıyorum yasanın yerine bir dil bilincini verme gayreti içerisine girsek çok iyi olur. Türk diliyle ilgili iki tane dil kurumumuz var bunların birisi Atatürk’ün Dil Kurum’uydu o sonra 12 Eylül yöneticileri bunu bir devlet kurumu haline dönüştürdüler, bir de bunun doğru olmayacağını düşünen karşı görüşteki insanlar yeni bir dil kurumu kurdular. Türkiye’de şu an beş tane yazım kılavuzu var. Şimdi demek ki birtakım sorunlar yaşanıyor.
18.Türklerin de yaşadığı Hollanda, Almanya vb. batı ülkelerinde Türkçe derslerinin kaldırıldığını, iki işçinin işyerinde Türkçe konuştuğu için kovulduğunu, okul bahçesinde çocukların Türkçe konuşmalarının yasaklandığını görüyoruz. Hatta son olarak Almanya’dan yetkili bir kişi, okullarda Türkçe konuşan öğrencilere okulu süpürme cezası verilmesini önerdi. Bu uygulamaları gerçekleştirenlerin bize insan hakları dersi vermeye kalktıkları göz önüne alınırsa, sizce ne kadar ciddiye alınmalı bu talepler?
Batı’yı çok iyi bilmek, çok iyi değerlendirmek lazım; bizim Batıcıların büyük bir bölümü Batı Tarihi’ni, Osmanlıcılar Osmanlı Tarihi’ni, bazı milliyetçiler bizim Milli Tarih’imizi bilmezler. Bilseler başka türlü yaklaşırlardı. Batılıların çifte standardı vardır. Onlar kendileri için insan haklarında sahiden çok özenli ve dikkatlidir bizim ağzımızın suyunu akıtabilir, bu bakımdan onlara saygı duymak gerekebilir ama başkalarına öyle değillerdir. Yani Batı’nın bir güzel yüzü var bilimi, sanatı, teknolojisi bir de çirkin yüzü var işte insanlığa farklı bakmaları bir, emperyalist yanları iki. Batı şu anda kendi içine aldığı insanları kendine benzetmek için onların her türlü onarların her türlü insani haklarını ezebilir, yok edebilir bunu doğal olarak savunabilir ama biz bunun onda birini yapsak çığlıklar atarlar. Ben Batı’nın bu çirkin yüzüne hiçbir zaman saygı duymadım, saygı duyanlar çok büyük hata yapıyorlar.
19.Dünya'da tek devlet kurarak bütün dünyaya hâkim olmak isteyen kuruluşların önündeki en büyük engelin ulus-devletler olduğunu biliyoruz. Devletimizin yapısını ve jeopolitiğini göz önünde bulundurduğumuzda bu yapısına saldırılması kaçınılmaz oluyor ve yapay bir Kürt sorunu oluşturulmak isteniyor. Bizlerin her zaman savunduğu şey, batı destekli terör sorununun olduğu yönündedir çünkü bir hukuk devleti olarak TC'nin her vatandaşı eşit haklara sahip ve hiçbir ayrım söz konusu değil. Sizce insan hakları ardına sığınarak etnik milliyetçilikle kandırılanlara karşı nasıl bir politika izlenmeli?
Bu konuda soru sorunuz dense Türkiye’yi yönetenlerin yüzde biri bu soruyu soramaz, bu kadar uyuyoruz, bu kadar derin uykulardayız. Tarihimizi bilmiyoruz, bunun bir tecrübe hazinesi olduğun idraki içerisinde değiliz, olup bitenleri bu yüzden iyi deşifre edemiyoruz, iyi yorumlayamıyoruz ayrıca güncel çıkarlar ve günce başarılar peşinde dolaştığımız için uzun vadeli çözümlere aklımız yatmıyor. Bizim bir milli politikamız yok. Yunan Devleti’nin kuruluşundan beri hiç değişmeyen bir milli politikası var. Sovyetler Birliği’nin de öyleydi, Alman birliğinden ve İtalyan birliğinden sonra bu devletlerin de çok uzun milli politikaları vardı. Milli denir mi denmez mi bilemiyorum ama Amerika’nın da zaman zaman küçük değişiklikler dışında değişmez bir politikası vardır. Bunların bir kısmı insanların lehinedir, bir kısmı insanlığın aleyhinedir ya da komşularının aleyhinedir ama bir devlet geleceği kucaklamak zorundadır yani kısa vadeli günlük yaşamayla devlet ayakta durmaz; şirketler durmuyor ki devlet ayakta dursun. Tarihin birçok sorununu devralmış bir devletiz. Bir de bunun üzerine dünyanın durumundan ötürü eklenen sorunlar var ayrıca burada iktidarın yarattığı ve zamanın geçmesiyle ortaya çıkmış sorunlar var. Bütün bu sorunlara karşı uyanık durmak, tedbirli olmak, bilgili olmak ve tüm bunlara bilimsel ve yurtseverce bir yaklaşım içinde çözüm aramak gerekiyor. Bir devletin yöneticilerinin başlıca vasfı milletin hayrına çalışmaktır, milletin lehinde olmaktır. Eğer bu olmazsa o ülke ya gelişemiyor ya sorunlar içerisinde yoruluyor, bitiyor, birtakım kayıplar veriyor, içten manevi parçalanmalara uğruyor. Şimdi bizim geleceğe yönelik çok uzun vadeli çok ciddi bir milli politikamızın, milli ideallerimizin olması lazım. Yani bu milli ideallerden en basiti, halkın refahı olmalıdır.
Bizim iktidarımız sahiden halkın refahı için çalışıyor mu çalışmıyor mu? Şu tarihimize bir bakalım, gittikçe gelir farkı artıyorsa demek ki bunun için çalışmıyor. Kim için çalışıyor o zaman? Ben şöyle söyleyebilirim, Türkiye’yi yöneten hiç olmazsa son otuz yıllık iktidarların ayağa kalkıp Türkiye’den özür dilemesi lazım.
20.Bir köşe yazınızda yazar Ali Kemal’in yazısından şöyle bir alıntı yapıyorsunuz:
"Ankara yöneticilerinin Yunanlılara hâlâ meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken, onlarla muharebelere girişilemez." (7.8.1920, Peyam-ı Sabah) ve satılmış kalemler diyerek yazınıza devam ediyorsunuz. O günlerde satılmış kalemlerle nasıl başa çıkılmış? Günümüzde de satılmış kalemler var mı, gençler olarak satılmış kalemlerle nasıl mücadele edebiliriz?
O zamanki satılmış kalemlerle İstanbul’da ki milliciler yani milli gazete yazarları yani Falih Rıfkılar, Yakup Kadriler onlar başa çıktılar, canlarına okudular bunların. Onları kepaze ettiler ama onların karşısındaki insanların ar damarı patladığı için, insan bir kere işbirlikçi olursa onun ar damarı çatlar, onu utandıracak erdemler yok olmuş demektir zaten. Bunun dışında bir de Anadolu’nun zaferi… Şimdi bu dönemde onlara karşı bizim yazarlarımızın karşı durması gerekiyor, yazarlarımızın karşı duruşunda böyle bir geniş karşı duruşu görmüyorum ben. Karşı duranlar var, şimdi üniversitelerimiz bu konuda çok uyandı, refleks sahibi olmaya başladı ama henüz kamuoyuna açılmıyor, onların kamuoyuna açılacaklarını sanıyorum. Sanıyorum yurtsever sivil toplum kuruluşlarının tepkileri çok anlam kazanır bu vurmak, kırmak gibi uygarlık dışı hareketlerden bahsetmiyorum, katiyen öyle bir şey anlaşılmasını istemiyorum. Onlar düşünüyorsa biz de düşünüyoruz, onlar bir şey iddia ediyorsa bizim de ona karşı iddialarımız vardır, yazıya yazıyla, konuşmaya konuşmayla, resme resimle karşı durabiliriz ama bunu bilinçli yapmalıyız.
21.Günümüzde birçok vatan hainin yurtseverlik ve Atatürkçü maskesi arkasına saklandığını görüyoruz, gerçek yurtseverleri nasıl tanıyacağız; sizce gerçek bir yurtsever nasıl olmalı?
Gerçek olmayan vatanseveri ben gördüm gençler çok kolay ayırt ediyor, onların bu konuda duyarlılıkları bizden daha ileri, duyargaları iyi çalışıyor. Onların eksikliği –gençler için söylüyorum- bir tarihi bilgiyle davranışlarına iyi bir zemin hazırlamamış olmaları. O zaman yanılma payları oluyor tabi. Gençlerimiz tarihini öğrenecek ama bunları hamaset dolu, ucuz, magazin kitaplarından değil; sahiden tarih kitaplarından öğrenecek, doğrusunu öğrenecek çünkü sahte tarih çok bizde sahte insan olduğu gibi onun için gençler doğrusunu öğrenecekler. Doğrusunu öğrenecek ona göre yorum yapacak, ona göre tavır alacak, ona göre bir duruş sahibi olacak. Ben bu uyanışı gördüm Anadolu’da üniversiteleri geziyorum onun mutluluğu içindeyim ama bizim bunu biraz hızlandırmamız lazım. Yani 1,5–2 milyon üniversite öğrencimiz var. Ne müthiş bir potansiyel, şimdi bu potansiyelin böyle bir mili bilinçle durduğunu düşünün Türkiye’de yanlış bir şey yapılamaz. İş bu çok değerli, çok büyük, Türkiye’nin geleceğini temsil eden potansiyelin hızla bu milli duruşu paylaşmasında, bu birçok çözümü beraberinde getirecektir.
22.Köşe yazılarınızdan birisinde Milli olmayan müzelerin belediyelere devredileceğinden ve bunun kötü sonuçlarının olacağından bahsettiniz. 1. TBMM’nin de belediyeye devredilebileceği konusunda halkı uyardınız. 1. TBMM ve müzeler belediyelere devredilirse bunun ne gibi kötü sonuçları olur? Bunu engellemek için gençler olarak neler yapabiliriz?
Faks var, e-posta var, mektup, telefon var, insanların düşüncelerini aksettirebileceği bir sürü uygar alet var; bir kere bunları kullanmak diye bir şey var. Biz artık sözlü medeniyetten yazılı medeniyete geçsek iyi olacak değil mi? Bunun dışında belediyelere devredilirse, bizim belediyelerimizin belediyecilik anlayışı ortada, her yerdeki belediyeler için ortada. Bunların bazı konularda nice isimleri mesela bir yerde Atatürk ismini kaldırıp bir şarkıcının adını koymuştu belediye meclisi. Bizim belediyelerin yüzde doksanı milli mücadelesini bilmiyor, Polatlı’da Sakarya Meydan Savaşı’nı kazanmış komutanlardan birinin adını taşıyan bir tek sokak yok, böyle bir şey olabilir mi?
İstanbul’da bir Kurtuluş Savaşı müzesi yok, İzmir’de bir Kurtuluş Savaşı müzesi yok, Afyon’da bir Kurtuluş Savaşı müzesi yok yani Muş’ta da olmalı, Kars’ta da olmalı Kurtuluş Savaşı hepimizin kurtuluşu bunları biz çocuklarımıza unutturmamak zorundayız. Bu unutulacak bir olay değil. Amerika üçüncü sınıf kovboy filminde bile Amerikan bayrağını dalgalandırıyor, halkını bir millet yapmak, onun millet vasfını koruyabilmek için. Biz bu kadar gafil, bu kadar uyurgezer, bu kadar tarihimize karşı vefasız olmak hakkına sahip değiliz. Belediyelere geçtiği zaman ne olacağını acıyla görürüz, neler belediyelere devredildi; belediyeler şimdi daha çok rant zihniyetinin yönettiği yerler halinde. Yani şu Ankara’ya bakın bu şehir ne kadar güzel bir şehir olabilirdi, güzel bir şehir mi ne olur bakın. İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi gidin görün. O Boğaziçi’nin iki tarafındaki inanılmaz güzellikteki koruların her yıl biraz daha kemirilip yok edildiğini görüyorsunuz ve buna karşılık devlet bir şey yapamıyor, belediye bir şey yapamıyor yani yapmak istemiyor. Devlet bir şey yapmak isteyecekte yapamayacak böyle bir şey kesinlikle olmaz, ona devlet demezler. Devlet kanunun gereğini yerine getirmekte aciz kalıyorsa ona devlet demezler. Onun için Kurtuluş Savaş’ı müzeleri milli müzelerdir, 1. Millet Meclisi’nden daha milli bir müze olamaz, bunun için bunların devletin en önemli organlarından biri olan bir bakanlığın emrinde kalması bir belediyeye devredilmesinden bin kat daha hayırlıdır ama o bakanlık bunun altından kalkamıyorsa buraları millete devretsinler.
23.Gazetedeki köşe yazınızda İnebolu’ya “Yiğit” unvanının verilmesini istediğinizi belirtmişsiniz, İnebolu’yu diğer şehirlerden ayıran özelliği nedir?
Aslında her şehrimiz kahraman, her şehrimiz kahramanlarla dolu, her şehrimizin şehitleri var ama İnebolu’nun özelliği Milli Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’nun savaşmayı yürütmek için ihtiyaç duyduğu her türlü malzemenin kapısı olması, kapısı olunca oraya yığarsınız peki bunların bir de Anadolu’ya nakli gerekiyor, orduya ulaştırılması gerekiyor bunu tamamıyla bütün İnebolu halkı yapıyor. İnebolu çevresinin kadınları da işte karınca dizileri gibi yüzlerce kanıyla, kimi çocuğunu sırtına bağlayarak, kimi çocuğunu mermilerin yanına yatırarak karda, kışta, sıcakta, yağmurda Ankara’ya, orduya ulaştırıyorlar bu kahramanlığı çok gösterdiği için, sürekli gösterdiği için gerektikçe değil her zaman gösterdiği için… Sahile yığılmış cephaneyi Yunan savaş gemisinin bombalamasıyla elden çıkmaması için bütün bir şehrin düşünün ki hamile ve hasta olanların dışında küçücük çocuklara kadar o bombalama zamanından evvel şehrin dışındaki güvenli yere bütün bir bölge halkının taşıyor olması, şimdi bunu resim gibi düşünün, film gibi düşünün hayal edin müthiş bir şey, , yiğit sıfatı bence anasının ak sütü gibi helaldir ona.
24.Atatürk’ün kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Atatürk’üm milli mücadele anlayışındaki yeri nedir?
Atatürk kendini Milli Mücadeleye doğrudan doğruya o zamandan karar vererek hazırlamış değildir ama kendisini geleceğe hazırladığı kesin. Bir toplumu yönetmeye kalkanlar, bir toplumu yönetecek olanlara, bir şey yapmak isteyenlerin hayatının bir teması vardır, bir hedefi vardır. Bunu yapmanın yolu fırsat kollamak değildir, evvela insanın kendini donatmasıdır, kendini bilgi bakımından çok iyi donatmasıdır yani Mustafa Kemal Paşa gençliğini, çocukluğunu anlatırken diyor ki “ İki kuruşum varsa bir kuruşunu kitaba verirdim.” Bir üniversite hocamız diyor ki “Çocuklarımıza Atatürk’ün bakla tarlasında karga kovaladığını öğreteceğimize bu cümlesini öğretseydik çok doğru olurdu.” Ben de bütün gücümle altını imzalıyorum bu sözün. Keşke şimdi böyle yapabilsek, Atatürk kendini geleceğe çok iyi hazırlamıştı Osmanlı Tarihi’ni biliyordu, 1907–1908 yıllarında Misk-i Milli’nin aşağı yukarı ruhunu anlatmaya başlıyor, onu anlamakta zorluk çeken arkadaşları olmuştur elbette, tepki de görmüş ama Arapları hükmümüz altında tutabilecek miydik, tutamayacaktık. Sonraki olaylar gösterdi bir Trablus’u, Libya’yı, Mısır’ı, Tunus’u, Irak’ı hükmümüz altında nasıl tutacaktık? Balkanlar’ı hükmümüz altında nasıl tutacaktık? Zaten bunlar hükmümüz altında kalmak istemiyordu bizim de gücümüz yetmiyordu. Kol kuvvetiyle mi tutacaktınız o işte şimdi nefret ettiğimiz emperyalizm olurdu. Osmanlı’da hiç öyle alan emperyalist, yağmalayan ve sömüren emperyalist olmadı; veren emperyalist oldu. Veren emperyalizmin sonu da işte giderek kendi milli sınırları içerisine çekilmesidir. Atatürk bunu ilk görenlerden birisidir fakat o dönemlerde devletin politikası gereği diyelim Arabistan’da Osmanlı içinde çalışan askerlerde, onun için sosyal olarak savaşan yöneticilerde sonunda Misak-ı Milli sınırları içerisine çekilmemiz gerektiğini derinden, yüreklerinden kabul ettiler. Mısır’da artık bizim ne işimiz var, Yemen’de ne işimiz var onun için o dönemdeki Atatürk işte kendini geliştirerek geleceğe hazırlayan, yarının adamı olmak diye bir şey var. Yani Mustafa Kemal Paşa yarının adamı olmuş, kendini yarına hazırlamıştır. O yarın Çanakkale’yle geldi, Kurtuluş Savaşıyla geldi, Cumhuriyetle geldi ve hepsinin altından da çok üstün bir insan olarak şerefiyle kalktı. Minnetle anıyoruz kendisini.
Söyleşiyi gerçekleştiren: Zeynep SAYGI, Hüsrev TABAK
Sitemizde yayınlanan yazıların tüm sorumluluğu yazara aittir.
Yazarın diğer yazıları
Turgut Özakman İle Söyleşi(3513)Rastgele yazılar
DERLER DERLER...(1827)
HEPAR ve Pamukoğlu'nun Stratejik Hatası(2246)
Bir Türk Gencinin Gözünden Türk Gençliği!(2244)
En İyi Propaganda “İnkar” İmiş Öyle Mi?(741)
Sanat(4452)
kanalANKARA(3493)
MAO-DUN(METE) TÜRK GÜVENİ(1354)
2050 Yılı Kpss Soruları(1209)
İster inan ister inanma - Garip olaylar(2052)
Türk Dış Politikası'nda Rusya Eksikliği(3477)